18 Temmuz 2018 Çarşamba

Kuş Bakışı

"Yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi" -Bach
  Martılara her zaman imrenmişimdir. Doğanın sopranosu olmasalar da belli bir statü sahibi oldukları aşikar. Aksi takdirde nasıl kendi halinde takılan güvercinlerden, kuş toplumu tarafından pek sevilmeyen kargalara dek hepsine gür sesiyle hükmetsin? Martıların egosunu hep yüksek görmüşümdür. Kendi olduğu yerde baka bir kuşa fırsat tanımaz, insan ırkından kopardığı en ufak kırıntıyı bile paylaşmaz. Biraz da narsist bir tarafları var bence. Vapurların yanında nasıl da uçarlar, her bir insanın hayranlık dolu bakışları altında. N'apsınlar, onlar da beğenildiklerini hissediyorlardır. Ne bir şirin serçe ne de evcimen bir güvercin yarışabilir onların kendinden emin uçuşuna. Ondan mıdır acaba kargalar fabllarda aptal tasvir edilirken martılara en ikonik kahraman Jonathan'ı vermiş edebiyatımız. 
  Bu kendinden emin, hür ve zarif yaratıkların tek sevdasıdır özgür semalarda kanat çırpmak. Bir kuş, yalnızca balık avlamak ve sürüde bir iz olmak için mi vardır? Bir martı, yalnızca uçmak ve daha ötesine uçak için mi var olmuştur? Hepimiz umutsuzca bir anlam arayışındayız, martıların var oluşu tek bir sözcükle sınırlanabilir mi?
  Bana sorarsanız bu hür ruhlar da bir anlam arayışındalar; bizim anlayamadığımız bir farkındalık düzeyinde. Bir yavru, dünyaya geldiği zaman öğrenmesi gerekir kendi kanatlarının işlevini. İlk önce dener, daha sonra hata yapar, biraz daha hata yapar. Düşer, kalkar, gene düşer. Kanatlar, kendisini göğe taşımadan yere atar. Ondan sonra keşfeder; kendi içindeki özgür ruh ancak kanatlarla hayat bulur. Gökyüzünün tonlarını keşfeder, rüzgarın tüylerinden geçişini hisseder, suyun dokusunu fark eder. Ve en sonunda, özgürlüğün tuzlu tadını alır. Bir martı, esir olamaz. Esaret yoktur kaderinde. Kanatlarını var gücüyle çırpmak, havalanmak ve kuş bakışı altında akan yaşama bakmaktır onun özgürlüğü.
   Bir martı koyun ruhunuza. Öğrensin, çeşit çeşit deneyimi. Keşfetsin, her bir duyguyu. Ve özgürlüğe uçsun, hayatın uçsuz bucaksız semalarında.



13 Temmuz 2018 Cuma

Kanatsız uçmaya çabalayan.

  Tek kanadı olmayan kuşlar yalpalayarak yürürlermiş. Hayata kanatlarıyla tutunur, bir tek onlara güvenirlermiş. Siz en güvendikleri kanatlarını elinden alırsanız, geriye yarım bir varlık kalmaz mı?
  Kalbimin bir kanadı koptu. Artık ben de görmeden bakan, dinlemeden duyan ve hissetmeden dokunan yarım bir varlığım. İnsan unutuyor, aşk affediyor ama kanatsız kalpler bir daha uçamıyor.
  Yeri geldi, saf dediler. Günü geldi, fazla iyimser dendi. Kolay güveniyorsun, üzerler seni. Hızlı sevme, tanımadan etme. İyiler değildir bu dünyanın zirvesindekiler, sen de çakılırsın gülerken. Bir cümle dedim, kime güveneceğimi iyi seçerim, bu cümlenin gölgesine sığındım acı gerçeğin güneşi tenimi yakarken.
   Pusulası bozulan, yön duygusunu kaybetmiş bir yolcuyum. İnandığım doğrular siyaha boğuldu. Ben kendi ormanımda yeşil bir kaşifken, artık hedefsiz bir kanatsız kuşum. 
   Kalp krizi, doğru bilinen yanlış duygulardan da olurmuş, fark ettim. Öfke hissetmem gerekiyor, ancak hayallerimin kırıkları batıyor acımasızca. Nefretle tanışmayı beklerken, kızıl aşkın derin kökleri bu duyguya engel oluyor. Tenimin alışık olduğu göz yaşları, bu defa kurumuş pınarlarımda canlanmıyor. Kuruttular sizi de kurak hisler.
    Kabus görürüz, uyanırız, sevdiğimizle konuşur ve unuturuz. Ve bazen de hiç uyanmadığımız kabuslar vardır, uyanmayı beklediğimiz. Rüyada olmadığımızı ilk ne zaman fark ederiz, biliyor musunuz? Bilinçaltımız saf bir pişmanlık duygusunu yaratacak kadar güçlü değil.
    Zaman da yorulur, soluklanmaya ihtiyaç duyar bazen. Güzel anlar sonsuzluk üfler. Yelkovan durur aniden, iki uykusuz ruhun kenetlenmeye alışmış uzak elleri arasında.
    Kim bilir, belki de tanımlardı bizi bir yerde bitiren. Toplumun çizdiği sınırlar arasında kalma çabası, çizgiyi aştığında kalbin kenarından düşülen dipsiz boşluk. Kaybetme korkusunun beslendiği boşluk.
    Vadesi geçmiş bir itiraf, vicdana saplanmış bir sır ve pişmanlığa bürünmüş bakışlar. Parçalara bölünmüş bedenim. Kalbim, af hissini arıyor derinlerinde. Beynim, mantığın egemen olduğu topraklar. Ve ben, sevgili, bölünüyorum. Ben bir kanadı kırık kuşum, uçtuğum günleri hasretle hatırlayan. Kanatsız uçmaya çabalayan.

13 Haziran 2018 Çarşamba

Olasılıksız Tesadüfler

  Gene düşmüş yolum Alsancak caddelerine. Bir vapurdayım; gözümü açıp kapıyorum, Kızkulesi’nin yerini yeşil tonlu Ege dalgaları almış. Karşıyaka bana göz kırpıyor, Alsancak’a yaklaşırken gençlik anılarıma da varıyorum. Selam sana İlkler şehri!

  Yanımda şimdiki zamandan bir dost, geçmişin topraklarında yolumuzu buluyoruz. Her bir yüz ifadesi, rengi solmuş bir grafiti, atların toynak sesi yahut Avrupai esinti anılarımda bir ürpertiye sebep oluyor. Ne tuhaf! Bu caddelerde son yürüyen ben, aslında ergenliğin heyecanı ve saf toyluk dönemine ait bir kızdı. Şimdi ise, kendi ayakları üzerinde durmaktan ziyade arada düşse de ellerini kanatarak kalkmayı bilen genç bir kadın. 
    Sanki işsiz bir yılan balığı tenime hafifçe dokundu. Sanki meraklı bir çocuk edasıyla bir prize parmağımı soktum. Sanki kalbime delicesine şok yüklediler. Çünkü insan dene varlık olasılıksız bir durumla karşılaştığında bedeni böyle bir tepki vermeyi seçer. Milyonlarca insan, milyonlarca olasılık ve milyonlarca seçenek. Hepsinin kesişim noktası ise tam şu an.
  Bir insanla yollarınızı ayırdığınızda o kişi bir nevi ölmüştür: Bir daha konuşmaz, haber almaz ya da buluşmazsınız. Ancak kalbinizde öldürdüğünüz kişi karşınıza çıkarsa zombi görmüşe dönersiniz. Belki bu yüzdendir aramızda geçen kısa soluklu sohbetin verdiği tatsız his. Söylenmemiş sözlerin ağırlığı, sezon finali yapmış dizilerin yeni bölümü ve kitabın son sayfasının ardından gelen sürpriz bir sayfa.
    Anlam. Her olayın bir sebebi vardır. Kader. Olasılıklara işlemeyen paslanmaz demir. Geçmiş. Tek bir itirafla yeni baştan yoğrulmaya hazır bir hamur. Şimdi. İnandığımız gerçeklik. Gelecek. Tam bir muamma. İnsanın anlam ve neden arayışıdır yaşam. Her bir olayı nedenselleştirir, insanlara anlam yükler ve hislerimizi mantık çerçevesinde yorumlarız. Ancak öyle bir an gelir ki, tek bir tesadüf, hayatın detaylarından bile şüphe duymamıza yol açar. Tesadüf, bilinmezliktir. Tesadüf, olasılıksızlığı olanaklı kılandır. Tesadüf, sorgulamadır.

4 Haziran 2018 Pazartesi

Her dönüş, biraz da gidişe bağlıdır.

Veda ne demekti,
Her anı bir daha içine çekmekti,
Hayattaki ince detayları,
doyasıya içmekti.
Her bir insanın yüzüne,
Bakışlarına,
Gülümsemesine,
İmalı sözlerine,
yeniden dikkat etmekti.
Fark etmekti;
Çorbanın tuzuna,
Günbatımındaki kızıla,
Serçenin sesine,
Kahkahanın tonuna.
Çaresizlikti,
Israrla anları elinden tutup,
asla bırakmama çabasıydı.
Aklım bir fotoğraf makinesi,
Her bir dakikayı çekiyor.
Ancak aslına bakarsanız,
fotoğraf uçar, his kalır.
Duygular kıyıya vurur,
kumsalda izini bırakır.
Ve tüm o geceye serpilmiş yıldızlar,
Göz kırparken,
Bir öpücüğün ardındaki iz gibi,
Kalbimde hisler,
eşsizce parlar.
Vedalar acıdır,
Gerçekle acabalar arasındaki silik iz,
birden belirginleşir.
Arkadaş dediklerin,
sıradan yabancılarken,
Gündelik insanlar,
aslında saklı bir dostmuş.
Veda etmek zordur,
Cesaret ister.
Gidene hüzün,
kalana zulüm.
Her gidişin bir dönüşü olsa da,
Her dönüş, 
biraz da gidişe bağlıdır.
Söylenmemiş özürlere,
ve yarım kalmış cümlelere,
Vedalara bağlıdır.




2 Haziran 2018 Cumartesi

Mezuniyet Alanı Chapter 3

  Aradan yıllar gelip geçiyor, insanlar geliyor, anılar geçiyor... Ancak benim Mezuniyet Alanı yazılarım geleneğini bozmadan hep yerinde kalıyor. Gür ormanın ardında kaybolmaya yüz tutmuş güneş, sadık yarim mavi kulaklıklarım ve sıcacık white mocha'm. İşte bu, mükemmel üçlü.
  Yıl olmuş 2018, 8 sayısına olan düşkünlüğümden olabilir ama sanki bir güzel geldi bu sene. Aslında bu seneye ürkek bir adım atmıştım. Bu yıla hafif bir bakış atıp, ortalığı kolaçan edecektim. Eğer tatlı duruyorsa içeri girecek, yok hayır, hafif karanlıksa girmeyi reddecektim. Ne o, hep 2017'de yaşayamaz mıyım? Ben ne insanlar gördüm, hep geçmişte yaşayan. An nedir bilmeyen, zamanda kaybolmuş tiplerdi. Ancak ben öyle değilimdir, cesaretimi sırtıma yüklenir ve kalbim merakla çarparken yeni yıla balıklama atlarım. Özyeğin'in bana neler sunacağını nasıl olur da merak etmeyeyim, öyle değil mi?
  2.sınıf zorlayıcı, mücadele gerektiren ve insanı yoran türden. Kütüphaneyi geceleri biz kapıyoruz, sabahları kahveyle ayakta duruyoruz ve beynim fazlasıyla yorulmuşken beyin hakkında ders görüyoruz. Ancak psikolojide 2.sınıf, uğruna savaşmaya değen bir sevgili gibi. Seni yoruyor, bazen de canından bezdiriyor. Ancak merak ediyorsun, onun hakkında her şeyi bilmek istiyorsun. Beraber geleceğiniz üzerine çok düşünüyor, fazlasıyla plan yapıyorsun. Her stajda onu daha yakından tanıyor, psikologlar ile yaptığın ilgi çekici konuşmalarda onun hakkında daha fazla bilgiye ulaşıyorsun: Psikologlarla yapılan bir stalk gibi. Ve o bitmek bilmeyen güzelim psikoloji kitapları var ya, işte en eğlenceli tarafı bu. Kelimelerin sana bir vizyon katacağını bilir miydin? Kitapların, yaşadığın hayatı tüm detaylarıyla ve güzel incelikleriyle gözler önüne sereceğini? İnsanları yargılamadan önce 3 defa düşünüyor, ilişkiler üzerine daha çok kafa yoruyorsun. Artık her bir davranışın, sahte gülümsemelerin ve anneden gördüğün sevginin, hayattaki anlamına sahipsin. Sevgili Üniversitem, bana farkındalık ve vizyon kattığın için teşekkür ederim.
  Bir arkadaş, Boğaziçi'ne yüksek lisans başvurusu için gider. Not ortalaması üst düzey, kendine duyduğu güven şahane. Akademisyenler CV'sine bakar ve der ki: "Neden bu kadar yüksek bir ortalamaya sahipsin? Tüm üniversite hayatını sadece ders çalışarak mı harcadın?" Ve o arkadaş yüksek lisansa kabul edilemez.
  (Experience çalmaya başladı, canım) Ve sen, sevgili ÖZÜ! Sevgili 2018 hayatına girerken bana eşlik eden sevgili güzel üniversitem! Bana kattığın güzel arkadaşlıklar, sosyal hayat ve en harika ekip olan YYK için teşekkür etmek istiyorum.
   YYK ile organize ettiğimiz en korkunç Halloween partisi için, sıcak çikolatalı akustik geceleri için, Thales'te beraber oynadığımız tabular için ve beraber döneme beyazlar içinde veda ettiğimiz için;
   Arkadaşlarımla dostlarımı aynı potada eritip "multifriendship" akımını başlattığım, beraber nice doğumgünleri kutlayıp Kadıköy'de en güzel anıları beraber paylaştığımız için;
  Okulun ilk festivalinden tut, çeşitli konserlerde çılgınlarca dans ettiğim, ardarda içtiğim kokteyller için aptalca gülümsediğim, karaokelerde dostlarımla çılgınca şarkı söylediğim, arabada son ses müzik açıp "itlik" yaptığım, gecenin 4'ünde künefe yemeye gittiğim için;
   Yepyeni macera dolu seyahatlerle Kocaelinde dostlara yapılan bir baskın için; Eskişehir'de öğrenci milletinin ele geçirdiği bu güzel şehre ayak basabildiğim için,
   Bir projeye katılıp hayatlara dokunabildiğim ve tüm o annelerin, tüm o çocukların yüzünü gülümsettiğim için;
   Nice kötü zamanlarda ıslak omuzlar, gandalf alıntılarıyla teselliler ve kalbe atılan dikişlerle karanlıkta bir mum gibi hissettirdiğin için;
   Aşkın sadece alev alev yanan bir kıvılcımdan fazlası olduğunu, aslında aşk denilen hissin derin bir dostluk, bağlanma ve destekten oluştuğunu gösterdiğin için;
   Teşekkür ederim.
   Seneye Erasmus rüzgarı esecek, yeni ve bembeyaz bir sayfa ardına kadar açılacak. Heyecan, merak ve özlem birbirine dolandı. Geleceğe duyulan yaşanmamışlığın özlemi, ileride duyacağım derin hasretin gölgesi altında. Dün verdiğim veda gecesinde Özyeğin'in bana kattığı müthiş dostluklar masamdaydı. Arkadaş sandığım, bağımın yeterince güçlü olduğunu göremediğim sevgili yürekler... Meğersem ne kadar da yanılmışım. Birbirinden ayrı, farklı renkler bir masada gökkuşağı oluşturdular. Eğlence temalı olacağını sandığım gece, duygu merkezli oldu. Ağlayarak bana sarılanlar, "gitme!" diyenler ve sensizliğin eksikliğinden bahsedenler... Ne güzel dostluklar kurmuşum, haberim yokmuş. 2018 bana Özyeğin'den harika insanlar tanıştırdı, sevdim ve sevildim. Değer verdim, değer gördüm. Nice güzel kalplerde yer edindim.

  Ve ben, şu an, 2018 tarihli ve 2.sınıf zamanlı bir günde, Mezuniyet alanında oturuyorum, pek sevdiğim ormana doğru. Ve gözlerden yiten güneş, kulağımda çalan Debussy ve yarısı bitik kahvemle. Güzel anılarda yaşıyor; güzel anıları yaşatıyorum. Bugün kendimi huzurlu hissettiğim canım Özü'mde bu satıları yazarken, seneye Hollanda esintili kelimeler hakim olacak. Ancak yeniden geleceğim, Mezuniyet Alanında oturacağım ve seneye gelişigüzel bir bakış atıp parmaklarımın geçmişe dokunmasına izin vereceğim.


"İyi ki" kaplı bir sene umuduyla...
02.06.2018

23 Nisan 2018 Pazartesi

Arada

Bazen sadece gitmek istiyorum. Nereyesi, nasılı, ne zamanı önemsiz. Gitmek. Yol. Rotasız ve sadece rüzgar eşliğinde.
Bazen de kalmak istiyorum. Alışkanlıklarım ve anılarım ile güvenli, sıcak yuvamda. Özlem duygusunun keskin dokunuşunu yaşamak istemiyorum.
Aradayım.
Boşluktayım.
Hem çok doluyum, taşıyorum.
Hem de eksiğim, paramparça.
Ve arada kalanlar belirsizlikte kaybolurmuş. Yönsüz, rotasız ve kayıp.

Gitmek ya da kalmak.

Bilinmezliğin kalbine giden bir yolculukta kendi benliğimi keşfetmek istiyorum. İçimdeki derinliği görmek, açılmamış kapıları aralamak ve içimde saklı "ben" ile tanışmak. Gitmek. Yolda olmak. Özgürlük, umursamaz bir tavır ve biraz da cesaret. Tavırlar değişir, görüşler evrilir ve hisler derinleşir. Evet, gitmem lazım.

Fakat içimde bir minik, narin ses var "kal" diyen. Carpe diem diye fısıldayan. Acelen ne, zamana ayak uydur diye paylayan. Anılarımı bir silah gibi doğrultmuş bana. Ne zaman gülümsediğim anılar bende hüzün yaratır oldu? Ne zaman sığınağım olan sevecen geçmişim, bir büyük kaygı oldu? Ve kalmak istediğimde, içimdeki "git" diyen derin arzuyu nasıl bastırabilirim ki...

Aradayım. Her seçim bir vazgeçiştir. Özlem, kalbimde derin bir yara açıyor. Bu hissi kalbimden çıkarıp atmak istiyorum; arkada bıraktığım yara bir gün iyileşecek. Gel gör ki asıl soru bu değil. İçimdeki yara geçmişe dair bir özlem mi, yoksa yaşanmamışlıklara duyulan bir acımasız duygu mu? İşte. Mesele. Bu.

30 Mart 2018 Cuma

Sen, Ben ve Kırmızı Papatya

  Beşiktaşa yağmur yağıyor bugün. Halbuki güneş gözlüklerimin ardından bakıyordum, tenime değen güneşe. Hayat bu, aldanmayacaksın güneşe. Bir an neşeli yüzünü döner, bir diğer an gözleri yaşlıdır. Vapurda, kollarının arasında denizi seyrediyorum. Martılar, rutin hayatlarını sürdürüyorlar tepemizde. Özgürler mi emin değilim. Her gün, her an vapurları takip ediyorlar. İstedikleri yere uçabilecekken, vapur motoru sesinin kölesi olmuşlar. Beşiktaş sokaklarında yağmurun sesiyle hızlanan adım sesleri karışmış birbirine. İnsan, doğası gereği aceleyle sığınmaya çalışıyor sıcak bir yere. Kaçma çabasında canım yağmurdan. Islanmıyor, yürümüyor ya da çıkarmıyor tadını. Biz mi? Yağmur birikintilerine atlıyorum, küçük bir çocuk neşesiyle. Başımızda bir şemsiye kubbesi, sağanağın en yoğun olduğu yere sürüyorsun bizi. Çıkıyoruz bu can sıkıcı kubbe altından, ve saçlarımdan yağmur damlaları akıyor üstüme. Belki biraz üşüyoruz, Mart yine yapmış sürprizini. Beklentileri karşılamayan Mart, sıcak gösterip soğuk üflüyor yüzümüze. Sonunda sığınıyoruz, adı olmayan bir kahve evine. Ben sokağa yakın oturmayı severim, duymak isterim doğanın bestesini. Sıcak kahvemi yudumlarken, karşımda yeşil bir ev, evin kaldırımlarında gözlemci bir kedi, kedinin üstünde camdan etrafa bakan bir ihtiyar... Ve beni izleyen gözlerin. Bu minik, değerli ve eşsiz anı zihnine kaydeden sen. "Yokluğunda hatırlayacağım bu anları." 
   Yağmur sakinken, yola devam ediyoruz. Bir yaşlı teyze, renkli çiçeklerin arasında kayıp. Umutsuzca etrafına bakıyor, romantik güllerini ve dostane papatyalarını satmak için. Islanmış. Üşümüş. Yalnız. Bana kırmızı bir papatya alıyorsun, büyük olanlardan. Dünyalar benim oluyor, bu çiçek artık yalnız değil. Evlat edindim onu. Sen, ben ve kırmızı papatyamız. Bir dükkana giriyoruz, sihirli bir asa satıyorlar. Belki de hayal gücümüz onu büyülü kılıyor. Ben bir büyücüyüm; asamla çiçeğimi tanıştırıyorum. Kapıyorum gözlerimi, bir öpücük hissediyorum yanağımda. Asanla yanağımda bir öpücük yarattın; çünkü senin sihrin gerçek. 
   Gençliğimizin verdiği heyecanla son Kadıköy vapuruna koşturuyoruz. Nefes nefese, kahkaha kahkahaya kalmışız. Son koltuklar, cam kenarı tabii ki. Karşıma oturuyorsun. Kız kulesi, ardında batan güneş ve dalgaların sesi. Yüzüne yansımış gün batımı, dalgın bakışların turkuaz dalgalarda...Seni izliyorum. Çikolata kahvesi gözlerinde turuncu ışıltılar, rüzgarla karışmış saçların ve derin bakışların. Biliyorum, gelecekte takılmış zihnin. Henüz yaşamadığımız özlemi düşünüyorsun, daha kalplerimize düşmemiş hasreti hissediyorsun. Sana baktığımı fark ettiğindeyse zihnindeki kara bulutlar dağılıyor. Gülümsüyorsun, dudağının sağ ucu yukarı kıvrılıyor. Soğuk elim, sıcak elinde ısınıyor.
  Kadıköy.. Günü batırdık az önce Haydarpaşa'da. Müziğin kulağımıza çalınıyor Haldun Taner'den geçerken. Yürüyoruz, ıslak zeminde iki çift ayak sesi kalana dek yürüyoruz. Sokak sanatçıları, kahve kokuları ve samimi ruhuyla önümüzde uzanıyor canım Kadıköy'üm. Gece bizim mekandayız. Buraya özgü klasik rock esintileri, boğazımızdan akan renkli içki ve rahatlayan bedenlerimiz. İstemsiz gülüşler, birbirimize olan güvenle çıkmasına izin verdiğimiz sözler ve anın tadını çıkaran iki ruh. Hislerimiz sözlerden saklanabilir, ama bakışlardan kaçamaz. Gözlere yansır neşeyle hüzün. Yalanı yoktur gözlerin, kalplerimizin dürüst yüzü.
  Beraberken tamamlanan, biz olmadan kayıp iki parçayız belki de.