22 Ocak 2021 Cuma

Çünkü biz, farklı renklerimizle güzeliz

Hepimizin kariyerinde karşılaştığı umulmadık kişiler, enteresan hikayeler ve sorgulatan deneyimler vardır. Henüz kariyerime küçük adımlarla giriş yaptığım üniversite yıllarımda rol aldığım projeler, yaptığım stajlar ve tanıştığım insanlar dünya görüşüme çok değerli katkılarda bulundu. Hastanelerde staj yaptığım dönemlerde orada kısa veya uzun süre kalan kişilerle etkileşime giriyor, hikayelerini dinliyor ve perspektiflerini anlamlandırmaya çalışıyordum. O zamanlar daha psikopatoloji dersini yeni almış; teorik bilgilerim henüz gerçek hayatla kesişmemişti. O stajlarda tanıştığım insanların hikayeleri beni derinden etkiliyor; staj çıkışında bile onları daha iyi anlayabilmek için elimde bir dolu kitapla cafelere geçip geç saatlere kadar okuyordum. Mesela bir hocayla hayatlarımız buluştu; kendisi hayatındaki yegane anlamı kaybetmiş ve bu anlamı yeniden bulabilmek için içsel bir yolculuğa çıkmıştı. Kendisine psikolojik bir tanı konulduğundan bihaber; hayatındaki büyük "öğretme" amacını yeniden yakalayabilmenin uğraşındaydı. Kendisi nice zaman bana Yunus Emre'nin felsefesinden, Nazım Hikmet'in şiirlerinden ve Dünya edebiyatından bahsetmiştir. Başka bir zaman kendisini felsefeye adamış bir hastayla tanıştım; kendisinin Nietzsche hakkında dedikleri takdire şayandı. Uzun bir zaman diliminde her gün yeniden kendimi tanıştırdığım Alzheimer bir hasta vardı; bir insanın size güvenip içini açması ve öteki gün sizi tamamen unutması hiç alışamadığım bir deneyimdi. Tüm bu hikayelerin ilk sayfaları ise genelde ne kadar üzücüydü. Sevgisiz aileler, ihmalkar ebeveynler ve dışlayan çevreler... Etiketlenmeler ve bu etiketin yarattığı yıkımlar... Stajlarımda zaman geçtikçe baş karakterler değişiyor, temalarsa benzer kalıyordu. Genetik olarak birtakım psikopatolojilere yatkınlığı olan bireyler çok stresli çevresel etkilere maruz kaldığında bu psikolojik bozukluklar ortaya çıkıyor. Ne yazık ki bu "çok stresli çevresel etkiler" de ise ailenin, arkadaşların ve toplumun dışlayıcı tutumları, istismar, ihmal ve belki de en temelinde sevgisizlik yatıyor. Hiç unutmuyorum, bir dönem klinik psikolog ile beraber günaydın toplantıları veriyordum ve konumuz önyargılardı. Bununla ilgili kısa bir hikaye okuyup daha sonrasında da hastalarla beraber önyargı konusunu tartışacaktık. Bizim söylediklerimiz ve okuduğumuz hikaye bittikten sonra bir grup üyesi söz aldı ve şu sözler döküldü ağzından: "Hocam siz çok güzel konuşuyorsunuz ama ben dışarı çıktığımda bana deli diyorlar. Ben sevgi göstermek istediğimde benden uzaklaşıyorlar. Ben ne yapabilirim ki?" Hayatın farklı alanlarında karşı karşıya kaldığımız kara ötekileştirme, ruhsal hastalığa sahip bireylerde belki de had safhaya çıkıyor. Bu insanlar yanlış bilgilerin loş ışığında suçlanıyor, dışlanıyor ve ötekileştiriliyor. Bu basmakalıp yargıların kırılması, toplumun bilinçlenmesi ve yargılayıcı tutumları değiştirmek çok önemli. Hayat, farklı renkleri bünyesinde bulunduran bir gökkuşağı gibi; her renk özel ve değerli. Bu renkleri tek bir renge indirgemek ve diğerlerini dışlamak yerine neden her rengin eşsiz güzelliğini kabul etmeyelim? Çünkü biz, farklı renklerimizle güzeliz. 





6 Kasım 2020 Cuma

Piyonların Ardındaki Duygular

Hiç duygularınızı alıp mikroskopla yakından incelediniz mi? İçinizi dolduran öfkeye kulağınızı yaslayıp ne söylemek istediğini dinlediniz mi? Hayal kırıklarınız teninize batıp canınızı yaktığında o parçalara dikkatle baktınız mı? Bazen bir bilim insanı gibi merakla yakından incelemek lazım duyguları. Bir sanatçı gibi farklı açılardan bakmalı, bir mimar gibi yeniden çizmeliyiz bazı kısımlarını. Duygularımızı anne misali şefkatle kucaklamalı, iyi-kötü diye ayırmadan hepsine kulak vermeliyiz. Kim bilir, belki bize daha önce fark etmediğimiz ya da duymayı tercih etmediğimiz birtakım söylecekleri vardır. Bazen kendimizi bir savaşçı gibi hissederiz: Olumsuz duygularla kıyasıya savaşıp yerine olumluları enjekte etmeye çabalarız. Belki de bu savaş bir tür içe gömüştür. Onları düşman gibi görmek yerine ateşkes yapsak, oturup bir konuşsak? "Selam kara öfke, neden bugün buradasın? Bana ne söylemek istiyorsun?" Öfke, kimi zaman daha derin duyguları saklamak için bir tür kılıf görevi görüyor. Kendisi, daha değerli addettiğimiz duyguların önüne konulan bir piyon gibi. Peki ya o piyonları çekersek? Nasıl bir manzarayla karşılaşırız? Piyoların arkasına gizlediğimiz ne gibi duygularla karşılaşırız? Suçluluk, utanç, hüzün, korku, pişmanlık... Bazen farkında bile olmayız onların. Halbuki kendilerini düşüncelerimizde, davranışlarımızda ve seçimlerimizde ufak ufak gösterirler. Ancak o kadar sessiz dokunuşları vardır ki bilmeyiz buzdağının altında neler olup bittiğini. Bazen piyonların arkasına gömeriz bu duyguları, hiç kimse ulaşamasın isteriz. Işık tutmayız üzerlerine; bırakalım, karanlıkta kalsınlar. Nasıl olsa öfke var, korur bizi kırılgan benliğimizden. Halbuki bu duygularla teker teker başbaşa bir buluşma ayarlasak, anlamaya çalışsak ve bu sefer gerçekten dinlesek bize anlattıklarını. Belki o zaman piyonlara ihtiyacımız kalmaz.

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Yeni Derinin Oluşması

   İnsan her doğum gününde eski yaşını bırakıp, yeni bir yaşa adım atıyor. Aslında bir tür deri değiştirme ritüeli gibi; artık yıpranmış olan benliğimizi üstümüzden atıp taze ve yeni bir benlik giyiyoruz. Eski benliklerden izler taşıyan ancak yeni kumaşa sahip bir ben. Bir doğum gününden ötekine geçen zamanda yaşanılan deneyimler, anılar, düşüşler, mücadeleler, seçimler, zor duygular, kolay kahkahalar, özlemler, kavuşmalar, gidenler, gelenler ve ruh haline vuran büyük dalgalar... Hepsinin yeni derinin oluşmasında bir katkısı var.

  Herkesin çizgisi farklıdır iki doğum günü arasındaki. Bazılarının daha düz, istikrarlı ve tahmin edilebilir gider mesela. Huzur, sakin bir zihin ve düşük gelecek kaygısıdır yaygın temalar. Birtakım insanların ise inişli çıkışlı bir çizgisi olur; bir sene içinde çok yükseldiği anlardan tutun sıfırın altını tadan deneyimler yaşanır. Yarınların nasıl olacağına dair az fikir, bugünleri şekillendirmek için çok emek vardır hareketli çizgisi olanlarda. 

  Bir doğum gününden ötekine... Bir nokta ile başlayıp çizgi ile biten 365 santimetrelik bir yaşam kesiti... Sahi, her santiminde bir rolümüz var mıdır? Her yükselişte, her düşüşte ya da tepetaklak olan her kısmında. Seçimlerimiz ne kadar etkilidir bu dalgalı tabloda? Belki de o mumları üflerken dilediğimiz dileklerin vardır bir etkisi. 

  Bu çizginin çoğunu biz çizdik: İlk önce birtakım olaylar yaşadık. Daha sonra bu olaylar hakkında nasıl düşünceler üreteceğimizi düşündük, olaylara nasıl yaklaşacağımıza baktık ve de birtakım yorumlar yaptık. Düşüncelerimiz duygularımızı uyandırdı: Daha çok olumlu hisleri mi kucakladık, olumsuzların kucağına mı düştük? Bu zincirin son halkası ise davranışlarımız oldu. Hangi yolu seçtik? Düz ve istikrarlı olanı mı, inişli çıkışlı olanı mı? 

  Aslına bakarsanız, bu çizgi sonucunda oluşur yeni benliğimiz. Eninde sonunda her doğum günü, yeni bir benliğin doğuşudur. Doğum günün kutlu olsun, yeni ben!       

5 Ağustos
23. Doğum günü
10 Ways to Self-Love - Abstract art ideas | HappyShappy


    

31 Mayıs 2020 Pazar

Kendimle Sohbet



İnsan kendisiyle baş başa kaldığında ne konuşur? Mesela kendisiyle entelektüel bir tartışma mı yaşar, biraz Tanrı'dan ve var oluşun dayanılmaz hafifliğinden mi bahseder? Ben olsam kendime birtakım konular hakkında sorular sorardım belki de, neden söyledin o kelimeleri? Anlaşır mıyız dersiniz? Hislerimizi, hisler hakkındaki hislerimizi tartışırız belki. Ya da kendimden kaçar, ısrarcı sorularına öfkeli bir bakış atarım. Ne de olsa kendimden daha iyi bir dedektif olabilir mi?

Sanmam. Bence keyifli bir sorgulama olur. Ah, sohbet demek istedim. Sohbet tabii. İki yakın dostun sohbeti gibi. Kendime dostane yaklaşabilir miyim? Sonuçta kendimle pek çok sıra ortak oluyorum, en özel hislerimi paylaşıyorum ve yargısız düşüncelerimi açıyorum. Kendim, bu çok özel anları kabulleniyor mu? Yoksa alaycı bir sırıtış mı kaplıyor yüzünü.

Sevgili kendim, sen sanırım biraz bilmiş bir tipsin. Tip derken alınmanı istemem, sen olsan kendine karakter demeyi seçerdin. Ne de olsa milyarlarca insan içinde sen de kendini özel hissedecek birtakım kelime arayışındasın. Bu kelimeyi daha sevimli kılmak için "bilgiç" diyeceğim. Evet, sen gerçekten de pek çok durum hakkında pek çok yorum yapıp bir bilgiç olup çıkıyorsun karşıma. Yanlış anlama, kendimle dost olduğum için bunları söylemem lazım. Belki bu kadar bilgiç olmasan, her şeyi programlayıp mutlu anları cuma gecelerine rezerve etmesen belki de işler daha değişik olur. Çarşamba gecesi on bir gibi kendine üzülme hakkı tanıyıp, saat yarımı geçince programa göre duygu seçmek mi? Bu bilgiçliğin kaçıncı seviyesi? Ah dur, belki buna da ajandanda bir yanıt vardır.

Ne? Rahatsız mı ettim seni? Dost acı söyler. Bu gece en azından on beş dakikalık bir yüzleşme randevusu almak istiyordum senden. Dolu mu? Zaten yeterince değer verenler programında her zaman bir yer bulurlar. Her program değerlidir, ama bazı programlar diğerlerinden daha değerlidir. Kendimiz için 24 saat ve 7 günün sınırlarını aşıp, her saniye kendimizin farkında olmak gerekiyor belki de. Ne de olsa zaman ayırmadığın biriyle dost olabilir misin?
Art of Self Awareness | Mind Safari

3 Şubat 2020 Pazartesi

Aşkın Dört Mevsimi


   Dört senelik bir ilişki, bir senenin dört mevsimine benzer. Geçen gün, bir şubat gününe dört yılı sığdırdığımızı hissettim. Sanki tüm gün, aradan geçen yılların hislerini yeniden yaşadım. İlk aylarımızdakini aratmayacak bir hevesle açtım şarkımı, dans ederek giyindim. Süslendim senin için. Bir hevesle kokular sürdüm, rimeller çektim. Sevgilim beni yıllardan sonra ilk defa görecekmiş gibi bir heyecanla hazırlandım.

   Buluştuk: İlk gözlerimiz, sonra bedenlerimiz. Sımsıkı sarıldın bana, kokumu kalbine çektin adeta. Liseli âşıklar gibi sarmaş dolaş, bir aşk filmine girdik beraber. Sevgili koltukları, sevgili filmleri ve sevgili sarılmaları… Özlemişim bu küçük klişe hareketleri. Hayatın akışında az buçuk film sahneleri çeker bir kadının canı. Dört yıl da görüşsek, dördüncü saniye heyecanıyla görmeliyiz birbirimizi.
  
Film bittiğinde iki fincan kahveyle ısıttık bedenlerimizi. O zaman ilişkimizdeki bir yılı devirdiğimiz anlar geldi gözümün önüne: Birbirini hala tanımakta olan iki eşsiz ruh. Havada uçuştu gülüşmelerimiz, yer verdi şakalarımız yüzümüzdeki gamzelere. Zararsız dedikodular, geleceğe yönelik hedefi belirsiz oklar ve birbirimiz olmadan geçen dakikaların kısa özeti. İşte bu, sevgili kimliği belirsiz okuyucular, ilişkinin ilk yıllarına atıftır.

  Kahvemiz bittikten sonra yürüyüş yaptık ıslak sokaklarda. Yağmur damlaları yüzüme vurur, saçlarımdan akar gökyüzünün gözyaşları. İlişkimiz bir yılı daha devirmiştir. Gözlerimiz buluştuğunda, bal kahvede eridiğinde, saçlarımın ucundan öpersin. Kirpiğimde uyuyan damlayı alır, atkımı daha sıkı örersin ince boynuma. Parmaklarımız bir eldivenin içinde kenetlenir. Arabaya bindiğimizde ise bizim hikâyemizin müziklerini çalar, şarkılar söyleyerek yola koyuluruz.

   Eve geldiğimizde ise, ilişkimizin şimdiki samimi halleri canlanır gözümde. Nasıl paltolar eve girince çıkıyorsa, makyaj ve bedenin tüm yapay süsü de üstümüzden atılır. Arda kalansa bir çift doğal yüz, soğuktan pembeleşmiş yanaklar ve birbirini her haliyle seven iki genç ruh… En sevdiğimiz filmi açar, dumanı tüten saleplerimizi yudumlar ve köpeğimizin dizimizin dibinde huzurla horlamasını dinleriz. Camların ardında gürleyen kara kış, battaniyenin altında birbirine değen iki ayakla diner.
  
İşte böyledir bir ilişkinin dört mevsimi. İlk buluşmalar, bir yaz akşamı gibi tatlı eser. Bir heyecanla dolar içimiz, neşeli bir şarkının ritmine kapılır kalbimiz. Ondan sonra romantik sonbahar gelir, aşk filmleri klişeleri doluşur hayatımıza. En arkadaki masada, derin bir sohbete dalar çiftler. Sonrasında kara kış gelir, birbirini tanıyan iki insanın huzurlu sakinliği… Mum ve şarap, sıcak çikolata ve battaniyeye bırakır yerini. Ve bahar yeniden geldiğinde, ilk mevsim gibi heyecan hissedersin. Aynı aşkla alnından öper, aynı hevesle adımlarını bekler ve sımsıkı sararsın içine katarcasına. Çünkü, sevgili arka masadakiler, bazı çiçekler hiçbir mevsim solmazlar.     

    

30 Kasım 2019 Cumartesi

Yol Ayrımı

Yol Ayrımı, 30/11/19.

Yol... Ne severim bu kelimeyi. Karlı bir Aralık sabahında içinize çektiğiniz hava gibi taptaze bir kelime. Yağmurda içilen sıcak çikolata gibi keyifli. Bazen de, kalbinizde çalan hızlı tempolu bir müzik gibi heyecan verici. Hepsinden öte, merak denilen müthiş duygunun kıvılcımına sahip. Çünkü bu hayat denen yolculuğu güzel yapan rota değil, yolun ta kendisidir.

Kah güneş açar bu yolda, bahar gelir ve tatlı rüzgar yüzünüze güzel haberleri üfler. İçinize umudun toprak kokusunu çeker, yolun ötesine hevesle bakarsınız. Bazen ise, kara bulutlar toplanır ve yola gölge düşer. Yağmur, toprağa narince konmaz, içindeki öfkeyi çakıl taşlı yolunuza boşaltır. Korkarsınız, artık yolun sonu gözükmüyordur. Belirsiz geleceğe kaygıyla bakar, gri bulutların ardındaki gün ışığını ararsınız. Ama öyledir işte yol; belirsiz, umulmadık ve şaşırtıcı.

Yeterince yürürseniz, bir yol ayrımına gelirsiniz. Bazen küçük ayrımlardır bunlar; ana yolun paralelinden gidersiniz. İstikamet aynıdır, alternatif yoldan ulaşmayı seçersiniz. Küçük seçimler, ufak kararlar ve kendinden emin adımlar yeterlidir.

Ve bazen, hayatınızda ender karşılaştığınız ana yol ayrımlardan birine denk gelirsiniz. İşte o zaman başlar asıl yolculuk. Çok hızlı düşeriz şu yanılgıya: Bir yolu güneşin ısıttığına, diğerini ise sağanak yağmurun ıslattığına inanırız. Halbuki her yol, her mevsimi yaşayacaktır. Bilmeyiz. Düşünmeyiz. Tedirgin oluruz, doğru kararı verme sorumluluğunun altında eziliriz. Hangisidir bizi çok ısıtıp az ıslatacak olan? Bilmeyiz ki en çok ıslandığımız yolların sonunda gizlidir en çiçek kokulu istikametler. Korkarız, kısa bir bahar uğruna koskoca yazı kaçırdığımızı ise hiç bilmeyiz.

Yol Ayrımı. Hayatta ender karşılaştığımız, ana yol ayrımı. Seçim: Gitmek ya da kalmak. Hangisini seçersen seç, hepsi sana yeni yol ayrımları verecek. Kazanmak ya da kaybetmek gibi değil, her ikisinde de kazanıyorsun: Önemli olan bu yola hangi gözlükle baktığın. Pozitif gözlüklerini taktığın sürece sağanak yağmurda dans edebilir, kara bulutlara sarılabilir ve şimşek gibi parlayabilirsin. İnsanlığın çok kullandığı, paslı ve eski diğer gözlüğü seçersen en güzel papatya bile seni gülümsetemez.

Doğru yol yok, doğru gözlük var.

Doğru seçim yok, geniş bakış açısı var.

Tek bir yol yok, uzun yol ayrımları var.

15 Ağustos 2019 Perşembe

Mezuniyet Alanı Chapter 4


  Mezuniyet Alanı yazımı bu yıl biraz rötarlı olarak yazıyorum. Bunun çeşitli sebepleri var; birincisi Patara’da Yunan desenli bu otantik yerin tütsü kokusu yazıma sinsin istiyorum. İkincisi, yazdıklarım arasında en zorlusu bu olacak; nitekim Erasmus rüzgârını tüm varlığıyla hissedecek bu yazı. Ve sonuncusu, ben de herkes gibi biraz tembelim sanırımJ

  Önce toy hazırlık bitti, ardında çaylak bir ben bıraktı. Derken birinci sınıfı devirdik, gece hayatıyla tanışan bir ben yarattı. İkiyi bitirince biraz büyüdük, akademiyle sosyal hayatı harmanladık. En sonunda üç öyle bir dalgayla çarptı ki, yer yerinden oynadı. Avrupai rüzgârlar, başları döndürdü. İlk kısım, filmlerdeki partileyen genç kız karakteri ile kendi içine yolculuk yapan bir kâşif karakterinin karışımıydı. İkinci kısım ise geleceğine odaklanan bir planlama uzmanıydı. Ve şimdi, bir göz kırpalım bakalım bu tuzlu geçmişe. Yer yer ekşi, bazen de dudak ısırtan bir acıda, ancak fazlasıyla tatlı; öyle ki, nostaljik bir gülümseme yayılıyor yüzünüze. Nostalji ikiyüzlü bir histir; tatlı olduğu kadar hüzünlüdür de. Hatıralar arasında gezinirken dalgalı sularda yüzersiniz, her dalga çarptığında farklı bir duyguyu tetikler. İşte, şimdi de öyle bir yolculuğa çıkacağız.

  Bugün 1 sene oldu büyük bir hayalin gerçekleşmesinin üstünden geçeli. Erasmus benim kalbimde büyük yer kaplar; hayallerime renk katardı. Çok çabaladım, çok yarıştım kendi sınırlarımla ve sonunda açıldı kapılar ardına kadar. Önce elimde Amsterdam biletim, derken koskoca mavi bavullarım ve işte, bulutların üstündeyim. Yanıma bir Dutch adam oturmuştu, Hollanda seyahatim o yabancı ile paylaşılan ilk üç saat ile başlamıştı aslında. Derken pembe hayaller cam gibi parçalandı, bavullarımı kaybettim! Ne korkuydu ama. Üstümde göbeği açık tişörtüm, mini kot eteğim ve Ağustos sıcağında yer kaplamasın diye ayağıma geçirdiğim kara kış botlarımla kalakalmıştım alçaktopraklarda (Netherlands). Bozmadık moralimizi, yükselttik sesini enerji dolu şarkıların ve yakaladık trenimizi yeşil manzaralardan geçen. Beş ev arkadaşım ile paylaştım Dutch evimi. Minik bir odamla beraber Portekizli, İtalyan ve Tay ev arkadaşlarım oldu. Kimseyi tanımadan gittim ilk tanışma partilerine ve çok daha fazlasına. 5 ayı nasıl dökebilirim ki cümlelere? Çok insan tanıdım, çeşitli kültürlere gülümsedim ve gezmedik taş toprak bırakmadım –ya da ülkeyi düşünürsek, kanal demek daha doğru olur. Korelilerle kültürel tartışmalar, Şilililer ile ülkenin eğitimsel durumunu ve Ruslarla siyasi konuşmalar yaptık. Yeri geldi, Endonezyalı arkadaş kimselerin bilmediği adalarını önerdi. Bazen Çinli bir çocuk, Türklere karşı yapılan Çin Seddi’ni esprili bir dille anlattı. Ve en sonunda, canım Prag’lı dostum ile bir şişe şarabı devirdik psikolojik ve hukuksal temalı sohbetlerimiz eşliğinde. Her haftasonu tren bizi Hollanda’nın küçük şehirlerine götürdü, yepyeni ekiplerle taze tanışmışlıklar yaşadık.

  3 büyük seyahat yaptım; hepsinin yeri birbirinden ayrı. Bir tanesini Renard ile ay ışığının üzerine düştüğü romantizm içinde yaptık. Eyfel’e karşı içilen meyve şarapları, Brüksel’de gün batımını seyretmeler, Barcelona’da La Sagrada Familia’ya duyulan hayranlık ve Amsterdam’da özlemimizi gidermek için bir fincan sohbet… İkincisini çok yakın kız arkadaşım ile yaptığım çılgın bir macera olarak tanımlarım. Prag geceleri ve Viyana’nın büyüsü… Bu macera yalnızca Prag’da olan, Prag’da kalır ile özetlenebilir. En sonunda sonuncu seyahatimi yapacak para kalmayınca, ben de çareyi botları Çinli bir kıza satıp oradan aldığım para ile tren biletimi satın alarak buldum. Başka bir dost ile Almanya’ya yapılan seyahatin ana teması, Couchsurfing ile bir gezginin evinde konaklamak ve otostopla başka bir şehre gitmek olarak tanımlanabilir.

  Erasmus ile ilgili çok hikâye anlatılabilir, çok kelam edilebilir ve sayfalarca yazı yazılabilir. Ancak işin özü, farklı dillerde konuşsak da aynı hislere sahibiz aslında. Kalplerimiz bir atıyor, özlemlerimiz gözyaşlarında hayat buluyor. Hayallerimiz büyük, yaşlarımız genç ve ruhlarımız kıpır kıpır. Portekizli dostum, trende ayrılırken bana sımsıkı sarılıyor. Brezilyalı arkadaşım, aramızda alt tarafı bir okyanusun olduğunu ve bunun bizi ayıramayacağını ileri sürüyor. Ve ben, arkamda çok anı bırakıyorum: Sarhoşken yapılan çılgınlıklar, İngilizce bakılan Türk kahvesi falları ve hiç tanımadığım Dünyalılar ile yapılan sayısız seyahat.

  Çok mutluydum; yeni insanlar tanımak, her deneyimi tatmak ve yabancı topraklarda kendi başıma ayakta kalabilmek. Çok mutsuzdum; pek çok arkadaşımın arasında tek bir dostu özlemek, annemin yaptığı yemeğin kokusunu içime çekmek ve sevgilimin kolları arasında huzur bulmak. Bazen korktum; trende mahsur kaldığımda, kaybolduğumda ya da bisikletle bir çukura düştüğümde. Çoğu zaman heyecan duydum; bilinmezliğe olan açlığımla, yeniliğin tahrik edici düşüncesine ve gençliğin verdiği anlık kararlara. Ancak hepsinin arasında en güzeli, harika bir kâşif oldum: Yemyeşil ormanların içinde özgürlük sarhoşu olarak bisiklet sürdüm. Trenle inanılmaz manzaralar eşliğinde yolculuk yaptım. Sayısız yerde yazdım, okudum ve hissettim. Her tanıştığım insan, yeni bir satır ekledi hikâyeme. Ve keşiflerin en büyüğünü kendi içime yaptım, çünkü üniversitemin üçüncü yılı bana çok şey kattı. Kim olduğuma dair bitmeyen sorgum, küçük çaplı tatminler yaşadı.

  Ve döndüm. Her gidişin bir dönüşü var, ancak benimkisi güzel bir dönüştü. Arkamda harika bir hikâye bıraktım, ancak dönüş yepyeni bir kitabın ilk sayfası. Sevgilimin özlem dolu bakışlarında vuku buldum, aileme sımsıkı sarıldım ve dostlarımla nice kahkahalar paylaştım. Üçüncü yılımın ikinci yarısı öylesine hızlı geçti ki, daha çok özlem gidermek ve akademik hayatım için bir yol çizmekle bitti. Son senemize yaklaştığımızın bilinci ile buruk bir gülümseme ve olgunlaşmış bir duruşla geçti.

   Bugün Patara’dayım, ancak kalbim Mezuniyet Alanı’nda. 4 seneyi bitirdim, 4 kere bu konuyu yazdım ve 4 kere değiştim. Genç kızdım, yetişkin oldum. Tektim, çift oldum. Çılgın, hayalperest ve delidoluydum… Eh, biraz olgunluk serpiştirdim bu üçlemeye, ancak hala biz bir bütünüz. Yeni maceralara yelken açacağız, yıllar devireceğiz. Dalgalar vuracak, devrileceğiz. Ancak zamanı geldiğinde, kara görünecek. Şu an bu yelkenliden inmek istemiyorum, ancak seneye kara göründüğünde umutsuz olmayacağım. Çünkü kara, beraberinde basılmayı bekleyen yeni topraklar getirecek.  

14 Temmuz 2019 Pazar

The Rocket Builder by Jóhann Jóhannsson


Zihnin Yeni Krallığı

   Aramızdalar. Bizden biriler. Bilmiyoruz, tanımıyoruz. Bedenlerinde bir bomba misali taşıdıkları gen, patlayacağı günü bekliyor sabırsızlıkla. Aileden bir miras olarak akan hastalıklı gen, trajik bir olayla yıkılmasını bekliyor zihnin. Ve trajik olay bir tsunami gibi vurduğunda o ruha, bomba patlayacak ve gen bir virus misali saracak etraflarını. Ve zihin, amansız düşmana karşı gelemediğinde ve en kuvvetli kaleler yıkıldığında, gerçeklik çökecek önce. Bir zihinde tek bir sesin hakimiyeti bitecek, yeni sesler çıkacak tahta. Bir devir kapanacak: Artık o zihin, tek sesli monarşik düzende yönetilmeyecek. Sesler zihne hakim olduğunda, karar mekanizmanı devirecekler önce. Yaramaz bir çocuk gibi tekmeleyecekler senin algını. Bir çocuk gibi oynayacaklar o zihinde. Parçalayacaklar, dökecekler ve kıracaklar. Ve en sonunda, kendi isteklerine göre yeniden kuracaklar hayali bir yapıyı. Hezeyan diye adlandıracaklar kendi kurdukları inanç sistemini. Ve zihnini dogmatik bir düzen gibi inandıracaklar kendi kurdukları inanç sistemine. Halüsinasyon diyecekler kendi benliklerine. Sana fısıldayacak, komutlar verecek ve yönetecekler hareketlerini. Bazen bir görüntü olarak karşına çıkacak, bazense gizli perdelerin arkasındaki fısıltılar olarak kalacaklar.

Konuşacaklar.
Çığlık atacaklar.
Bazense,
Yalnızca fısıldayacaklar.

   Kimse inanmayacak sana. Kimse bilmeyecek senin zihnindeki yeni krallığı. Ve dışlayacaklar, önyargı adını verdikleri etiketleri alnına yapıştıracaklar.

   Çünkü bilmiyorlar. Çünkü tanımıyorlar. Çünkü kendileri monarşik bir zihinle yaşayıp kendi normlarına göre bunu "normal" kabul ettiler. Seni kabul etsinler istiyorsun ama sen farklısın. Ama sen... Sen onların normal kalıplarına uymuyorsun. Kabullenmek ve kabul etmek iki ayrı kelime öbeği. Değiştiremeyeceğin olayları kabullenirsin ama değiştiremeyeceğini senden kabul ettiğin an başlar asıl değişim.

İlaçlar köreltecek o sesleri,
Görüntüler buğulanacak,
Bir sis perdesi inecek zihnine.
İlaçlar sana istediğin sessiz ve huzurlu zihni verebilir.
Ama ya hisler?
Ya ruh?
Kim dindirecek içindeki yalnız boşluğu?

"Hocam, ben burada yalnızca doldurulacak bir boşluğum."
Onlara bir şiir dizesi okudum. Bir sayfa öykü. Bir ressam hastama kağıt ve renkli kalemler verdim. Felsefeci hastamla Sokrates tartıştık, heykeltıraş hastamla ise İtalya'daki Davud heykelini... 30 sene hocalık yapmış hastama Rıfat Ilgaz'ın kitabını verdim, piyanonun sesini duymayı özleyene ise kulaklık taktım. Bazen sadece günbatımını anlatırsın hayallerine renk katmak için. Bir amaç mı arıyorsun? Bir hastanın iki eliyle senin ellerini sımsıkı tuttuğunu ve gözlerine minnetle baktığı anı hatırla. Birini mutlu mu etmek istiyorsun? Nazım Hikmet'ten Yaşamaya Dair şiirini oku.

Ve sadece
Ama sadece
Yalnızca
Ve
Sadece
Kabul et. 

Karanlık bir Zihinde Gün Doğumu

 Şizofreni hastalarıyla çalışmak... Başka bir gerçekliğe dokunmak, kendi dünyanı bırakmak ve bambaşka bir kabullenme noktasına gelmek. Bir nevi sınırdan geçmek ve arkanda bırakmak tüm bildiklerini. Karanlık, karmaşık ağlarla dolu bir siyah gezegen onların zihni.

"Benlik yoktur. Ben yoktur, biz vardır."
  Bugün halüsinasyonların, hayallerin ve gerçekdışı düşüncelerin hakimiyetinde bir zihnin ürettiği felsefeye daldım. Derin yeşil sularda, dibi gözükmeyen bir okyanusta yüzmek gibiydi. Düşünceleri balıklar gibi uçuşuyordu etrafımda. Bir düşünceye dokunmak istediğimde, ellerimden kayıp hızla yüzerek uzaklaşıyordu. Onun oluşturduğu gezegende, kırmızı hapı aldım ve bir yolculuğa çıktım. Anlamak istedim onun felsefesini, Sokrates ruhunu ve gerçekliğinin acı pençesini. Umutsuz bakışlar ve alaycı gülümsemesi ile kimsenin kendini anlamamasına alışmış bir duruşta oturdu karşımda. Konuşuyordu ancak başka bir lisan; başka bir his diliydi bu. Bu dili öğrenmeye hevesli kimselere açılacak bir kalp, girilecek bir ruh vardı burada. Ve ben, sevgili filozof hastam, duymak istiyorum senin okyanusunun sesini. "Ben dünyaya hakimiyet kurdum", diyordu sesi. "İstesem bu dünya ters yöne döner ve sen, benden üstün olmayan sen, kılını bile kıpırdatamazsın." Senin gerçekliğin bir ayna misali kırılmayacak karşımda. Çünkü ben davetsiz bir misafir gibi dalacağım o sulara, en karanlık dehlizlere yüzeceğim boğulmak pahasına. Tüm bu uçuşan fikirler ve şizofren zihnin ardında saklı gerçeğin mücevherleri. Sadece, ama sadece yüzme cesaretini göstermek gerekiyor.
 
  Zaman uçtu, geriye bir avuç kum kaldı saatinden kırılıp etrafa saçılan. Seni anlamak için gösterdiğim çaba ve bir avuç kum tanesi. En sonunda, ben yüzmeyi öğrendim sense ortak bir lisan konuşmayı.
  "Cahil kalmak istemiyorum ama gerçekler acıtıyor canımı. Söyle, ne yapmam gerekiyor?" 
  İletişim dediğin iki ucu kopuk bir halatı yeniden bir araya getirme çabası. İletişim, bir kuşun cıvıltısı ile bir dalganın kıyıya vuruşunu aynı paydaya getirme uğraşı. Ve bazen de karanlık bir zihne doğacak güneşi bekleme zamanı.
 "Söyle bana, hocam, neyim ben? Bir hasta mı? Bir grubun üyesi mi? Kimim ben?

 

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Tatmin Ateşi

    Nasıl arabalar benzinle, teknoloji elektrikle ve insan umutla çalışıyorsa, ben de bugüne dek hayallerle çalıştığımı zannediyordum. Ancak değişen dünya, büyüyen birey derken asıl enerji kaynağımın bu olmadığını fark ettim. Beni asıl körükleyen ateş, alev alev yandığı gibi yakıyor da. Sanırım asıl özüm, tatmin olma arzusu ile besleniyor.

    Bunu betimlemek biraz zor. Belki bir mum, hayır ya da küçük bir çakmak ateşi. Ya kıvılcım? Narin bir alev tanesi, yakından ise oldukça yakıcı. Güvenli diyemem, tehlikeli? Olması gerektiği kadar. Nasıl düşman bellediğimiz öfke, bizi birçok durumda savaşçıya dönüştürüp başa çıkma mekanizmamız oluyorsa, tatmin alevi de öyle bir his. Ya da duygu. Hissiz bir duygu.

   düşünüyorum. biraz daha. Selam sana ey körüklü tehlike. Yeri geldi, seninle iyi dost olduk be Tatmin. Hayattaki başarılarımda senin imzan, girişimlerimde senin ilk adımın ve yeni deneyimlerde senin cesaretin söz konusu. Tatmin olmak için atıldım yeni maceralara. Tattım ne farklı deneyimlerin votka gibi sert tadını. Tatmin olmak için gezdim, gezmekten ise hiç tatmin olmadım. Sen beni açgözlü ve doyumsuz yaptın: Gidecek daha fazla yol, okuyacak çok daha sayfa ve yazacak daha çok satır sundun. Ben hiç tatmin olmadım küçük başarılarla. Sen dedin, yorulsan da devam. Sen dedin, gençsin ve önünde pek çok basamak var. Ve gene sen dedin, tatmin olma ki başarasın. Çünkü pek sevgili Maslow kardeşimizin de dediği gibi, piramidin en üstünde kendini gerçekleştirmek var. Tepeye tırmanırken bir kar yığını altında kalmak da var. Ama senin ateşini körükledikten sonra önümde ne bir kar tanesi ne de dağ kalır. 

    ancak. Ve ancak. Şöyle de bir gerçek var ki, sayın Tatmin, alevin yakıyor içimi cayır cayır. Tatmin olduğum alanlarda yangınlara sebep veriyorsun. Mutlu ve huzurlu çayırlarımı yakıyorsun, ya keşfedecek daha iyi çayırlar varsa diye. Tanıdığım insanları var etmiyorsun, daha farklısını tanıyayım diye. Gezdiğim yerlerde anda kalsam da sen yakıyorsun gene ortalığı. An'a değil, geleceğe çok takılmışsın sen. Geçmişle barışsan da, hep gözün ileride. Atacağım adımları hesaplıyor, en tatmin olacağım yolu bulmak için hiç yorulmadan çalışıyorsun.

  Almışsın yanına can dostlarını; merak, cesaret ve umut. Hep bir ağızdan, bir koro misali, söylüyorsun ateşle şarkını. Merak, daha fazla keşfet. Cesaret, rutin hayatta bir esaret. Umut, hayallerim pek bir soyut. Ve Tatmin, beni açgözlü ve doyumsuz yapıyorsun. Doymuyor, doyamıyorum. Merak, beni benden alıyor. Deli ateşi miydi deli cesareti mi? Bir fark var mı ki...

  Belki de beni bir tuzağa sürüklüyorsun, bilemiyorum. Belki seni tüm hayat arayacağım ama asla bulamayacağım. Ya Simyacı'da geçen bir satır gibi, seni uzaklarda değil kendimde aramalıyım. Ya da martı Jonathan gibi, hep daha yükseğe uçmam gerekiyordur. Ama sen ve ben, bir ateşin içinde dans eden iki kara kömürüz: beraber yanıyoruz. Beni korluyorsun, yakıyorsun ve dibine kadar yanmadan sana asla ulaşamayacağımı vaat ediyorsun. Bu hikayenin sonu iki yanık kor olarak biter, içinden alev gözleri çakmak çakmak bakan. 


22 Aralık 2018 Cumartesi

Touching the Rainbow

  "One story ends, the other one starts."

  Today I just said that to my friend from my erasmus semester. Before I came to the Netherlands, I was thinking  that I will definitely have an amazing semester full of parties, beers and dancing all night. We all know Erasmus means parties, for many people. (okay, I don't deny it is a lie). However, the fact I have never consider is that I really met extraordinary people in Tlburg, my lovely Dutch city. I knew I will have friends, but didn't think that much deep feelings or strong bonds. I mean, of course, there is an important part of Erasmus which consists of parties but still, it is much more than it. One of the worst feelings is saying goodbye to your friends and watching the train to leave in a fullmoon (true story). Let me start:
  
  First of all, it is one of the biggest challenges you can have ever lived. Who knows I can cook "mercimek" or eggplant? I had pretty dreams about my exchange year before I came here, but it was...just beyond my dreams. There were some regular things I loved to do, and if we think that I literally hate doing same things or protesting regularity, it was a different kind of growth for me. For example, I drink wine in every week with Alice (Prague) and made incredibly deep conversations starting from the origin of universe until the questioning of the rooted beliefs. We both feel the concept of "broaden the horizons" at heart haha! Moreover, we cook with Maca (Chile) and Diogo (Portugal) in every week in company with funny videos, daily talks and lots of giggles! I cannot ever forget any single moment spending with them. Oh, espeacially the day we went to Bohemian Rhapsody while singing we will rock you aloud! What else, here my lovely Korean friends who will be always remembered! (Yejin and Soo -she knows her name means water in turkish). They were the excellent chefs who made delicious Korean foods, and loved trying turkish foods like Mantı. I was telling their fortune in english with my turkish coffee cups, and they admired and truly believed whatever I told them. I hope I could see their fortune for real. There were many great people that I cannot finish the list. All the people coming from all over the world meet in this small Dutch city. I have friends from Aruba to Colombia, from South Korea to Thailand or from Switzerland to Indonesia. I feel like all the pieces of the puzzle come together and form a colorful mosaic. It felt, touching the rainbow.

  Exchange means breaking all the stereotypes you have, and replacing them with actual truths. Yes, there are great differences between Chinese, Japanese and South Korean people! No, Portugal and Spain are not the same country. And definetely yes, Cappadocia is not the capital of Turkey!  In the beginning of your exchange semester, you ask many questions starting with "but Germans are...Chinese always...Brazilians never...". During the time, you hear lots of "it DEPENDS!" and realize that you cannot generalize one color to all. I have a German friend who hates beer, a French friend who actually speaks english and a South Korean friend prefers to be alone instead of being with many people. Just, do not generalize people. In the end, we all know that one size does not fit all. 
  
  I realized that we are more similar than we thought. We share universal emotions such as love for commitment, sadness for separation and anger for discrimination. It doesn't matter which continent you live, the only important thing is genuine empathy and mutual understanding. You can always think that there will be always language or cultural barrier, but in fact, it is not. We all get through hard challenges, miss our homes and feel lonely sometimes. "We are only human after all". In the end, you just teach them how to dance the halay and some of them think it is sufi whirling! 

  One of the best things I have ever made is biking from the Netherlands to Belgium border! I stayed up until the morning for Halloween in Amsterdam, or stuck in a train like a thriller movie. After all, I love you all guys. Thank you for all the memories we made together, and the laughs we shared. 

  Like Jack Kerouac said, "All of life is a foreign country."


   

15 Aralık 2018 Cumartesi

Cam Fanus

  Bundan birkaç sene önce bir film izlemiştim, beni derinden etkilemişti. Bu denli büyük etki yapan bir Tibette Yedi Yıl bir de Interstellar var sanırım. Koskoca bir okyanusun en derinlerinde saklı bir inci tanesi gibi, bulmak için aramanız gereken türden bir film: The Man from Earth. Türkçeye Dünyalı olarak çevrilmiş. Şu an bir film eleştirisi yazmak istemiyorum, daha ziyade tek kişilik bir tartışma olsun: Kendi iç dünyamızla bir fincan kahve eşliğinde konuşalım.

   John Oldman, son derece bilge bir üniversite hocası. Antropoloji, tarih ve dinler konusunda sahip olduğu sınırsız bilgi birikimi, yalnızca öğrenmeye aç bir adamın iç yansıması mı? Birkaç sene önce izlediğim film, John'un üniversiteden ayrılmadan önceki son gecesinde arkadaşları ile oturup yaptığı derin sohbet üzerine kuruluydu. Bugün şans eseri bu filmin bir ikincisini çektiklerini öğrendim, hemen izledim: The Man from Earth: Holocene. Çok fazla yöne gitmeye açık bir filmdi, ikincisini de olası perspektiflerden biri doğrultusunda çekmişler. Eğer yeterince açık fikirliyseniz, eleştirel düşünebiliyor ve sorguluyorsanız, bence keyif alacağınız bir film. Ve şimdi, film eleştirisi kısmını geçip asıl noktaya geliyorum.

   Var olan fikirler mi, kendi yarattığımız gerçeklik mi inançlarımızın temelini oluşturuyor? Kime inanıyoruz, niye inanıyoruz ve bir dakika, gerçekten nedenlere ve sorulara ihtiyaç duyuyor muyuz? Belki de sadece kalbimizde hissettiğimiz güçlü ama kanıtlanamayan bir histir inanç. (Contact, 1997)

   Gökkuşağında yedi renk vardır, birbirinden görkemli. Bir o kadar farklı, bir bu kadar ihtişamlı. Ancak, her ne kadar farklı olsalar da, tüm renkler aynı kaynaktan çıkıp gene aynı kaynağa dönerler. Bir yelpaze misali rengarenk yansıyan kültürler, ne kadar farklı görünsek de hepimizin bir noktada buluştuğunu göstermez mi? Dinler, aynı hikayeyi anlatan farklı kalemlerdir. Gelenekler ve adetler, aslında bizi toplumumuza bağlayan elementlerdir. Farklı dilleri konuşsak da aynı duyguları hissederiz. Bombay'da yüzlerce bebek içinde dünyaya gözlerini açan bir bebek, Kenya'nın dünyadan gizli kalmış bir kabilesinde ilk kez ağlayan bir bebek ya da Hong Kong'da bir gökdelende dünyaya gelen sürpriz bir bebek... Her ne kadar farklı bir yaşamın ilk adımını atsalar da, annenin bebeğini kucağına aldığı ilk an yaşadığı duygu evrenseldir. Çünkü, sevgili dostlar, sevgi evrenseldir.

   İçinde yaşadığımız toplum, bize bolca mavi ve seyrekleşmiş yeşil dünyaya karşı bir perspektif verir. Öğrendiğimiz din, konuştuğumuz dil ve sosyal normlar, nasıl düşünmemiz ve neye inanmamız gerektiğini çizer. Ancak bu çizgilerin dışına çıkıp ufkumuzu genişlettiğimiz zaman dışarıda yatan bambaşka bir gerçeklik ile tanışırız. Çoğumuz inandığı gerçekliğe sımsıkı tutunur, kendi çizgileri içinde yaşar ve sorgulamadan hayatının silikleşmesine izin verir.

   Ne çok okuyan, ne de çok gezen bilir: En çok deneyimleyen, açık görüşlülüğü benimseyen ve çizgileri aşmaktan korkmayanlar bilir. Peki ya dışarıda yatan gerçekliği öğrenebilseydik? Bugüne kadar yaşadığınız çizgileri silecek kadar güçlü bir bilgi ise? Ya bu bilgi, hayatınız boyunca yaşadığınız camdan fanusu kıracak kadar güçlüyse? Ve işte asıl soru, John Oldman ile yaptığınız tek bir sohbetin hayatınızı tepetaklak edeceğinizi bilseniz bile, o adımı atar ve konuşur muydunuz? Dinler miydiniz tüm kalbinizle? Açar mıydınız zihninizi sınır tanımadan? Ve evet, inanmaya, kalıplaşmış düşünceleri yıkmaya ve yerine yenilerini kurmaya cüret eder miydiniz?

   John Oldman bir kurgu karakteri olsa da, aslında zihnimizde yeni fikirler yetiştiriyor. The Man From Earth, insanların kendi inançlarını terk etmekten ne kadar korktuğunu ve yeni fikirlere açık olmakta ne kadar zorlandığını gösteriyor. Kabullenmek, zor bir kelime. İkinci film ise, yeterince cesur olup bu bilgiye inanmayı seçenlerin gerçeklik ile başa çıkışlarını vurguluyor.

   Ve bazen, sadece zihnini yeni fikirlere açar ve dünyayı farklı bir gözle görmeyi denersin. Çünkü, "Sorgulanmamış yaşam, yaşam değildir." -Socrates


9 Aralık 2018 Pazar

Konfor Çemberi

  Konfor alanı: Psikolojik olarak kendimizi tanıdık, yakın ve güvende hissettiğimiz çember. Etrafımız sıcacık, güvenli bir çemberle sarılmışken, o çemberi kırıp buz gibi gerçekliğe adım atmak cesaret gerektirir. Pek çoğu, hayatlarını daracık bir çemberde kalarak geçirir. Ancak öyle bir zaman gelir ki, o çemberin dışına atmamız gerekir kendimizi.

   Geceler de karanlık ve serindir, ancak çekici ve gizemli bir güzelliği vardır. Eğer hep gün ışığında kalsaydık, gecenin gizemli vaat edici güzelliğiyle tanışamazdık.

    Merak, cesaret ve özgüven. Bu üç dostunu kalbinin merkezine koy, çemberi kır ve değişime açık ol. Bırak hayatına yeni yüzler girsin, yüzün yeni yerler görsün, yerler yeni deneyimleri kucaklasın. Bırak, dönüşüm başlasın. İçindeki kelebek, uyan ve kanatlarını aç. Uç, özgürce uç. Çemberden kurtul ve özgür bir kelebek misali, farklı değişimlere uç. Her küçük değişim parçası, dönüşümünün bir parçası. Ve sen, uçacak ve yeni yapraklarda kendini bulacaksın. Ve sen, özgür bir kelebeksin. Çemberin seni hapsetmesine izin verme. Kır, uç ve deneyimle.

10 Kasım 2018 Cumartesi

Merak ile bir Vals

Merak denilen his o kadar tehlikeli, çekici ve bir o kadar da heyecan verici ki. Sanki incecik bir ipte yürümek gibi, düşme riskine rağmen dayanılmaz bir yürüme isteği geçiyor içinden. Sonu kötü bitse de denemek, acıtsa da hissetmek istiyor insan. Benim için merakın karşı konulamaz bir cazibesi var.

Merak, deneyimdir.
Deneyim, risktir.
Risk, yaşamdır.
Ve yaşam, yeniden tehlikeli bir meraktır.

Hayatın ince baharatlarını denemeden rutin kurbanlarından biri olmak, sizce de bir tür ölüm değil mi? Aynı kelimesi, içimde bir ürperti yaratıyor. Heyecanlı tesadüflerden ırak, aynılığın içine hapsolmak, bir tür canlı işkence. Ve en kötüsü de, farkındalık denilen uyanışa sahip olmadan sonsuz bir bilinçli uykuda kalmak.

Merak, yeni insanlar tanıtır sana. O insanlar, farklı geçitler sunar hayata. Geçitlerden seçimlere, aynılıktan benzersizliğe yürürsün meraklı adımlarla.

Merak, eşsiz bir histir. Sonu pişmanlıkla da bitebilir, kocaman bir memnuniyet ile de. Cesaret gerektirir, uçurumdan atlamak gibi. Sonunda paraşütün olacağını bilmeden, atlar mısın dipsiz sonsuzluğa?

Ve merak, müziğin ritmiyle salınan iki bedenin valsini izlemek gibiydi. Bazen de hızla giden motorda yüzünü yalayıp geçen rüzgardı. Kalbinin hızla atmasına sebep olan, tutkunun adrenalinle dansıydı.

Ah, sen çok tehlikeli bir hissin... Uzak durmam gerek, ama elimde değil, fazla çekicisin. Sensizlik, hayatta en zevk aldığım renge veda etmek demek. Dengeli olacağına söz verirsen, seninle bir vals yapmaya varım.

30 Ekim 2018 Salı

Serotonin Sarhoşu

ve bazen, sadece tek bir an, sonsuzluğa uzanan minik bir yağmur damlasında, bir müziğe rastlıyorsun. Enstrümanlar öylesine güzel bir harmoni oluşturuyor ki, sen de bir parçası oluyorsun.
Parça.
Bütün.
Hepimiz büyük bir bütünün kayıp parçaları mıyız,
    yoksa biz miyiz bir bütün, ve geri kalanlar benliğimizden kopan parçalar..?

Müziğin büyüsü, gizemi, maneviyatı ve spiritüalliği. Notaları kelimelerle anlatabilir misiniz? Hiç duymamış birine nasıl müziği anlatırsınız? Belki de hisler. Evet, hislerden bahsederim.

Bir nevi sevgi, ama büyük olanlardan. Hani emin olmadığımız sevgi türleri vardır ya, papatyalardan kopan yapraklara güveniriz bir hissi tanımlamak için. Müzik için aldığım nefes, notalarla eş değer atan kalbim ve serotonin sarhoşu hislerim... Evet, bence buna güvenebilirsiniz sevgili ruhuyla işiten insanlar. 💮

ne egoist bir yaklaşımdır, bir müziği tanımlama çabası.
Müzik seni seçer,
           sana dokunur,
                    özüne iner,
                            benliğinde bir keşiftir;
sonu olmayan bir döngü.

    


Complicated Mass of Humanity


Then you'll you'll discover quite quickly how extraordinary a life was meant to be, could be
And it's, it's just we get so messy, it's not that we are doing lots of wrong things, our mind is so messy
We don't keep it simple
And we end up making the life that we are living, so in-ordinarily complicated
Completely unnecessarily, and it's such a shame to end up feeling, in a real muddle, while actually, you ought to be having the time of your lives

It doesn't actually take very much to make the deepest part of us incredibly happy
You know?
Just to be here, just to appreciate
Appreciate being here
To feel that you're alive
To be in touch with your heart
That's it
That's it

It takes mindfulness to come to a human life
And then above that, it takes mindfulness and virtue, to come to a fortunate human life
Why can't we do it?
And yet the world is creaking under the strain of this in-ordinarily complicated mass of humanity and actually you know, it's really simple 

Burgs-Mt. Wolf


11 Ekim 2018 Perşembe

2611 km

2611 km.

There I was, sitting on the roof of the world
There I was, there I was
Not knowing how I got there
Or how to leave
Everyone says I was lucky to have got there
As not many can
Truth be told I was saved
By the love, of a good man
Who came and got me
And brought me down
From on up there
And I'd be lying if I didn't say
 I missed it now and then
But I have no wish to go back there 
                                                   (Dido)

2611 km.

2 Ekim 2018 Salı

Özlem denilen boktan his

  Özlem bazen çok boktan bir his. Dünyanın tüm pis, kokuşmuş ve kötü yanlarına karşı koymanın en etkili yolu, sevdiğinin sımsıkı sardığı kollarının arasında o sıcak sevgiye tutunmaktır aslında. O tanıdık kokusunu içine çekmek, derin sesini dinlemek ve kalp atışını hissetmek.
  Bedenler birbirinden uzak kalsa da kalpler arasına mesafe girmez. Aynı anda atıp, aynı hissi mesafeler ötesinden yaşarlar.
  Mantık ile duygu arasındaki ezeli rekabet; siz birbirinizin kayıp kardeşisiniz. Aynı hikayeyi farklı üsluplarla anlatıyorsunuz. Ne kadar zıt görünseniz de bir araya gelince mükemmel bir gri meydana getiriyorsunuz. Fakat, konuşma tarzınız, aldığınız kararlar, kişiliğiniz bir farklı görünüyor dışarıdan bakınca. Eh, bu da bir ön yargı işte. Kırılması gereken, bozuk bir yargı. Mantığı erkek, duyguyu kadın düşünürüz. Halbuki hiç bilmeyiz ne güçlü kadınlar vardır, duygularını bir kutuya kilitleyip en zorlu kararları mantığı ile alan. Ve hislerini öyle yoğun yaşayan adamlar vardır ki, kalbini açıp duygularını özgür bırakan. Mantık güçlüdür, duygu zayıf. Mantık gerçektir, duygu yalan. Mantık doğrudur, duygu yalan. Hep bu tarz kelimeleri yaşama saldılar, uçsun ve insanların içlerinde yer edinsinler diye. Bu yüzden erkekler duygularını sakladı, kadınlar mantıktan ırak olmakla yaftalandı. Gerçek ise bundan biraz farklıydı. Aslında mantık ile duygu, uzlaşmacı bir ilişkiye sahipti. Bu bir denge meselesi. Zaman gelir, duygularına kulak verirsin. Aşk nefreti alıp gelir, özlem güvensizliğe bakış atar. Zaman geçer, mantığı dinlersin. Kalbine kulak vermeden aldığın her karar, hayatına karanlık bulut olup çöker. Denge kurmak lazım. Her ikisi arasında ince bir ipten geçecek, riskli bir oyun oynayacaksın. Bir yöne fazla ilerlediğinde denge bozulacak, düşeceksin. Ortada kalmak lazım bazen. Ama, insanız, zayıfız, yapamayız.

Zor.
Çok zor.
Özlem boktan bir his.
İpin karanlık tarafına yürüdüm, ve düştüm.

10 Eylül 2018 Pazartesi

R E A D

L I V E 
L A U G H
S M I L E
T R A V E L
F O R G I V E

S A Y   S O R R Y
S A Y   T H A N K Y O U
S A Y   I   L O V E   Y O U

E X P E R I E N C E
R E M E M B E R
E N J O Y

 L E T  I T  G O 
L E T  I T  B E

R E S P E C T
L I S T E N
S P E A K
L O O K

F E E L
W R I T E
L E A R N