1 Aralık 2013 Pazar

Topukluların Arasında Islanmış Bir Yaprak

   16-18 yaş genç insanları düşünüyorum. Onlarla kendimi karşılaştırdığımda bazen yaşlı hisseder, bazen de kendimde anormal olan bir şeyler mi var diye düşünürüm. Gençler, Amerikan dizilerinde gördükleri hayata özenir. Her Cuma gecesi çılgın partiler, haftasonları barlarda geçirilen zamanlar, New York sokaklarında ayakkabı dükkanlarını gezerek zaman harcamak… Amerika. Son zamanlarda cennet demek orası demek oldu. Prestij, diğerlerinden üstün olduğunu hissetmek, hayranlık, mükemmellik… Bunların hepsi birleşince oklar Amerika’yı gösterir oldu. Eğer diğerlerinin size hayran kalmasını istiyorsanız Los Angeles’ta yapacağınız bir check in, Twitter’a attığınız bir fotoğraf ve “Los Angeles sokaklarında ayakkabı denemekten ayaklarım şişti.” Gibi sözde yakındığınız bir tweet.. Evet, bunlar sizi olmak istediğiniz noktaya getirir: Popülerlik, havalı olmak, cool olmak vesaire.. Amerika’dan sonra sırada havuzlu ve lüks otel kıvamında Cruz’lar geliyor. O kadar Amerika’ları hayal edipte Cruz’ları etmemek ayıp olur, değil mi? İşte bu yüzden kendimi bu düşünce atmosferinden dışlanmış hissediyorum. Benim hayallerim ve onlarınki bu kadar farklıyken, kendimi onların yanında nasıl düşünebilirim? Ben, Doğa ve Müzik aşığı ben, gerçekten anormal miyim? Yoksa sadece yanlış yerde miyim? Beni Brezilya’daki yağmur ormanları, sonsuz okyanuslar, baktığınızda cennete kadar uzanabileceğini düşündüğünüz dağlar çekiyor. O yemyeşil ovalar yok mu.. Yağmur yağsa da orada sırılsıklam bir şekilde müzik açıp dans etsem. Yağmur damlalarının ıslattığı bir yaprak olsam. Gökyüzünde özgürlüğün simgesi martılar gibi kuş olup uçsam. Ormanda piano çalsam. Benden başka kimsenin olmadığı sahillerde atımla koşsam, rüzgarla bir olsam, rüzgarı yüzümde hissetsem.. Bütün bunlar varken neden o binaların ve aceleyle koşturan insanlar arasında durmayı isteyeyim ki? Mesela kendimi çok yabancı hissettiğim bir ortamla ilgili anımı anlatayım:
     Mükemmel bir Afrika gezisinden dönmüştüm. İnsanlar bana deli midir nedir gözüyle bakıyor, orada ne işim olduğunu merak ediyordu. Halbuki ben hayatımın en güzel anılarımdan bazılarını orada edinmiştim. O müthiş ve bir daha yapamayacağım deneyimler ne kadar özeldi.. Ve sonunda, okulda, elinde telefonuyla Whatsapp’tan mesaj atmakla uğraşan, kokoş bir kız geldi yanıma. Konuştuğum arkadaşların bir arkadaşıymış meğersem. Konu konuyu açtı, benim Afrika yazıma geldi.. Arkadaşlar tebrik etti ve konuşma sırası Bayan Whatsapp’a geldi. Hiç bana bakmadan pembe telefonuyla ilgilenmeye devam etti. Bir yandan da cikletini cak cak çiğniyordu. Sonunda bana tuhaf bir ifadeyle baktı:
“Afrika’ya mı gittin? Ama neden?” işte bu kadardı. Eğer Paris veya Roma’ya gitseydim böyle alaycı ses tonuyla sorulmuş bir soruyla karşılaşmayacaktım. Ortamdaki herkesin susup beni dinlediğini fark ettim. Aklımdan binlerce cevap gelip geçti, sitem edebilir ve Yüce Hollywood kadar harika olmadığını söyleyip dalga geçebilirdim. Onun bana baktığı tuhaf ifadenin karşılığını aynı şekilde verebilirdim. Afrika’yı övüp ne muhteşem bir yer olduğunu saatlerce anlatabilirdim. Tam son şıkkı seçmiştim ki, kıza biraz daha dikkatle bakmayı seçtim. Baştan aşağı sıradan, herkesle aynı hayallere, aynı düşüncelere, aynı duygulara sahip bir kız. Ona oranın nasıl bir yer olduğunu hangi kelimeyle anlatırsam anlatayım, hiçbir şey anlamayacağını fark ettim. Böylece, kıza bakıp yavaşça gülümsemeyi tercih ettim. Ne dalga ne de övgü çıktı ağzımdan.. Tek söylediğim şey “Eğer bir insanın ölmeden Cenneti görebilmesi mümkünse, neden olmasın?” dedim. Ne anladı bilmem. Büyük ihtimal yanlarından kalkıp uzaklaştığımda arkamdan dedikodumu yapmış ve gülmüştü. Bense gayet içim rahat bir şekilde çıkıp gitmiştim.

      İşte böyle. Dost ve arkadaş ayrımını hep yaparım, dostlarıma çok değer verir çok severim onları. Çok güvenirim. Fakat birini çok sevmeniz demek size benzediği anlamına gelmez. Birbirinden farklı özellikte olan tüm dostlarımı çok seviyorum, fakat şundan da eminim ki: Sağ elimde Paris, sol elimde Rio de Janerio bileti olsa, kimsenin sol elime bile bakmayacağı şüphesiz bir gerçek. Eh, sanırım sol elimdekini isteyecek kişiyle hayatımın ilginç bir zamanında tanışacağım, o yüzden bekliyorum Sayın Rio.

Haftasonu Müziği

 Sizde de bu tarz müzikleri dinlerken keşke yağmur yağsa da dumanı tüten Nescafe'm daha bir keyifli olsa düşünceleri oluşuyor mu? The Civil Wars ve Eddie yağmur yağdığında kulağınızdaki müzik olmalı kanımca :)

8 Kasım 2013 Cuma

Dikkat, dikkat! Anormal bir insanı daha rapor etmek istiyorum.

 Normallik ve anormallik arasındaki fark nedir? Birine göre anormal olan şey bana normal geliyorsa, burada kim anormaldir? Anormal olmak, kişinin alışmadığı şeyleri yapmaktan mı geçer? O zaman anormal olmak demek alışılmışı aşmak demek. Alışılmışın dışında olmak demek. farklı olmak demek. ama dur bi dakika, günümüzün en büyük popülerlik  simgesi farklı olmak değil miydi? Herkesin en büyük isteği ve en büyük takıntısı farklı olmak değil miydi? E anormal olmak kötüyken farklı olmak iyiyse ve "anormallik" ve "farklılık" kavramı aslında aynı şeye denk geliyorsa... tamam kafam karıştı. o zaman düşünme tarzımızı değiştirelim.
 Bana göre tenefüslerde şarkı açıp koridorlarda dans etmek, şarkı söylemek, tuvalette asetonla oje silmek ve bu tarz şeyler gayet normal. Fakat on dakikalık tenefüsün tamamını üçgenlere ,karelere ,sinüs ve denklemlere ayırmak tamamen saçma, gereksiz ve anormal. Yanlış anlamayın, benim gereğinden fazla çalışkan öğrencilerden hoşlanmama gibi bir durumum yok. Ama sanırım ben bazı şeyleri anlamıyorum bu öğrencilerle ilgili. Onlar için hayatı aşılacak seviyeleri olan bir oyun olarak düşünüyorum. İlk seviye: Tüm ortaokul boyunca çalış ve başarılı bir lise kazan. yaptın mı? Bir tik at. İkinci seviye: Tüm lise hayatını ders çalışıp ödevlere ve sınavlarına ayır. Dört sene sonunda başarılı bir üniversite kazan. Üçüncü seviye: Gençliğinin ikinci yarısı olan ve belkide hayatının en güzel seneleri olacak üniversiteyi yeniden derslere ayır. Aman ne sürpriz! Başarılı bir iş bul. Ve Dördüncü seviye: İşte iyi ol. Hmm... Başka ne olabilir? Sanırım evlenmek, çocuk sahibi olmak var. Ama bunun için biraz sosyalleşme gerekmezmi acaba? En kötü iş evraklarıyla evlenip zımba falan doğurayım. Acaba oyun error mü verdi? Çünkü seviye dördü tamamlamak için ne yapacağımı bilemiyorum, yardım! İşte bir asosyal çalışkanın hayattaki rolü. Şimdi bana göre olması gereken yaşam oyununu söylüyorum. öncelikle, seviyeleri bir kenara at. HAYAT BİTİRİLMESİ GEREKEN BİR OYUN DEĞİL! Onu önceden planlayamazsın, geçmişe dönüp olanları değiştiremezsin. tek yapacağın şey; otur oturduğun yerde ve anı yaşa dostum. Ortaokulu iyi kötü geçmişsin, son sene belki biraz fazla kasmışsın. Ama sonuç? O çalışkan tiplemeyle aynı okuldasın. Hedeflerini yüksek tut, git ve çalış ama tüm lise hayatını ders kitaplarına gömülerek yaşayamazsın! Bir gün geometri çalışıyorsan öteki gün tüm arkadaşlarını toplayıp cadılar bayramı partisi vermelisin! Ve bence en önemli şey ne biliyor musun, bir gün evlenip çocuk sahibi olduğunda, onlara anlatacak müthiş hikayelere sahip olacak olman! Tüm lise hayatını edebiyatla matematik arasında geçirdiğini anlatmak mı, partiler,teneffüs dansları, kantin maceraları, arkadaşlarınla gezdiğin yerler, çektiğin her fotoğrafın bir anıya sahip olması, sevgililer,dostluklar ve tüm bu eğlenceli şeylerle dolu gençliğini anlatmak mı daha güzel? Tabi dipnot olarak eklersin "ayrıca çalıştım ben o yüzden istediğim yeri kazandım çocuklar" diye.. En iyisi gençliğe ve dersliğe eşit süre tanımak, ne de olsa lise güzeldir üniversite mükemmeldir... o yüzden diyeceğim şu ki illa normallik takıntın varsa ya tüm liseyi barlarda sarhoş sınavlar da bomboş geçir, ya da her dakikanı testlerde geçir... Çünkü insanlar senin bunlardan biri olmanı beklerler. onların kafalarında her şey ya siyah ya beyazdır, griye yer yoktur. Fakat biliyor musun, ikisinin ortasını bulduğun zaman her şey güzeldir aslında sana. Ben neysem oyum, anormal olmaktan gurur duyuyorum diyosan... eh bendensin demektir o zaman.

20 Ekim 2013 Pazar

Haftasonu Müziği

Dün radyoda duymuştum. Çok hoşuma gitti. Ritimleri ve vokalleri çok güzel. iyi dinlemeler!

The Beloved - Sweet Harmony

13 Ekim 2013 Pazar

Haftasonu Müziği

  Yabancı dizi izliyorsanız bir de vampirler, kurtadamlar,cadılar,büyü,korku,gerilim,havadan havaya atılanlar,seksi yaratıklardan tutun Barney'nin işine, Ted'in karısına, A'in kim olduğuna, elektriğin gelip gelmicene kadar pek çok şeyi merak ediyorsanız, öğle yemeklerinizi Big Benle yiyip akşamlarınızı The Originals'a ayırıyorsanız hatta karmaşık sayıları Caleb ve Hanna ile çözüyorsanız bendensiniz demektir. Tabi bu yazdığım paragraftan tek kelime anlamamanız da mümkün :D Demin Originals'ı izledim ve son sahnede çalan şarkıyı dizi bittikten bi dakka sonra indirdim. İyi Dinlemeler! :))

6 Ekim 2013 Pazar

Haftasonu Müziği

Biraz eski fakat hisler hala capcanlı... Birine denilecek en zor söz bence seni seviyorum değildir, hoşçakaldır... O an demek istediğiniz binlerce söz, anlatamadığınız yığınla duygu vardır, ve en kötüsüde bunları anlatamadan diyebileceğiniz son bir söz kalmıştır... Hoşçakal!


Herşey siyah beyaz ...

             Herşey siyah beyaz...
Sevdiklerinle gülümsemeler...
Çılgınlar gibi dans edişiniz....
Gitarda slow parçalar, pianoda hüzünlü şarkılar...
Öfkeni çıkardığın bateri soloları...
  Hepsi biraz siyah biraz beyaz...
Gülümsüyorsan, maskenin ardından ağlıyorsundur...
Komik videolara arkadaşların kahkaha atıyorsa garip kaçmasın diye zoraki gülüyorsundur...
Ve herkes gittiğinde, ve yalnız kaldığında, maskeyi çıkarıp atıyor, dizine yaslanıp gözyaşlarını serbest bırakıyorsundur...
   Herşey siyah beyaz artık...
Tüm renkleri sildim ben, pembe kalpleri siyaha boyadım, sarışın saçlarına ak düşürdüm, yeşili, kırmızıyı ve hatta maviyi sildim ben...
Yağmurda yürüdüm, ama öyle su birikintilerine bata çıka güle oynaya sanma sakın.. Sadece yürüdüm, derin bir iç çektim, yağmuru tenimde hissettim...
Denize açıldım, derinliklere yüzdüm, yüzdüm ve yüzdüm... ta ki tek görebileceğimin denizin altından güneşin suya yansıması oluncaya kadar...
    Ta ki herşey siyahla beyaz oluncaya kadar...