Lisenin ilk gününü hiç unutmuyorum. Kocaman bir kalabalık, küçük Silivricikte herkes birbirini tanıyor, çoğu insan birbirinin ilkokul arkadaşı. Bir ben kalabalığın içinde yalnız başıma yürüyor, kendi sınıfımın sırasını arıyorum.
Sınıfa girdim, arkalarda bir sıraya iliştim. İlk zamanlar sessiz sakin geçerken bir baktım en ön sırada bir kızın yanı boş, bir cesaret o kızın yanına oturdum. Arka sırada da dünya tatlısı bir çocuk var. "Selam" dedim. Gülümseyerek "selam" dediler. Şimdi anlıyorum ki lise boyu sürecek kadim dostluğumuzu selamlamışım.
Birkaç ay geçti. Sınıfa utangaç bir kız geldi etrafını masum masum süzen. Kolundan tuttuğum gibi arkadaşımla oturduğum sıramıza aldım onu üçüncü kişi olarak. Ve minik grubumuza bir üye daha katıldı. Son üyeyi de ikinci senemizde bulduk.
Ve bir lise macerası başladı...Her sabah uyanıp da acaba bugün nasıl bir macera beni bekliyor diye düşündüğünüz oldu mu? Her sabah sınıfın kapısını gülümseyerek açıp, çıkışta uzun bir süre görmeyecek gibi dostlarınıza sarıldınız mı? Eğer dışarı paltosuz çıkarsanız sözlü notlarınızı düşürürüm diyen hocalarınız var mıydı? Çimlerde yuvarlandık, geceyi konserlerde ertesi sabahı sınavlarda geçirdik, koridorlarda dans ettik, kantinlerde pasta savaşları yapıp gecenin bir yarısı okul koridorlarında birbirimizi korkuttuk. Her şeyden ötesi, ömür boyu kaybetmeyeceğimiz dostlar kazandık. Gruplaşma nedir bilmeyen insanların arasında kendimiz olduk; bizi biz olduğumuz için seven sıcak kalplerle ısındık. Mezuniyet gecesi bittiğinde arkama bakıp bana bu güzel dört yılı veren okuluma baktım. Hayatıma ne çok renk, ne çok mutluluk kattın be lise. Sen ileride torunlarıma anlatacağım hikayelerin kaynağı olacaksın. En büyük "iyiki"lerimin kaynağı..Teşekkür ederim.
Ve şimdi, lise biterken ve minik grubumuzun her üyesine farklı bir yol gözükürken, aramızdaki bağları düğümleyip yollarımızı kesiştirecek yeni yollar arıyoruz. Sanki karanlık bir odada gözüken bembeyaz bir yolda ilerliyoruz; her bir adımda karanlık azalıyor. Her bir adım, her bir seçim karanlığın içinde parıldayan yeni yıldızlar demek.
Eski fotoğraflara bakıp hüzünlenmek yerine neden hüzünlenecek yeni fotoğraflar yaratmayalım ki? Evet, bir daha beraber kep atamayacağız. Evet, bir daha mezuniyet balosunda boğaza karşı bardaklarımızı tokuşturup sonsuza kadar dostuz diyemeyeceğiz. Ama biz birbirimize ömür boyu ağlayacak omuzlar hediye ettik. Gözyaşlarımızı paylaştık. En kötü anlarda birbirimizden güç aldık, dostluğumuz dayanmak için güç verdi, kahkahalarımız anıları ölümsüzleştirdi.
Ve o an geldiğinde, karanlığın içindeki yol göründüğünde, ilk adımı atmamız için cesaretlendirdik birbirimizi. Çünkü bazı yıldızlar vardır ; o adımı ileri de geri de atsanız ömür boyu parıldayacak, size yol gösterecek olan.. Sakın o yıldızların kaymasına izin vermeyin...
28 Temmuz 2015 Salı
22 Temmuz 2015 Çarşamba
Money For Nothing
Uzun zamandır hiç müzik paylaşmadığımı fark ettim; aylardan sonra ilk parça Dire Straits'ten Money For Nothing ...
14 Temmuz 2015 Salı
Kopuk Bağ
Bazen daha güçlü ipleri bağlamak için, zayıfları koparmak gerekiyor. Hayat boyu tüm gücünüzle çoktan kopmuş olan iki ucu iki elinizle tutmaya çalışırsınız. Fakat öyle bir an gelir ki, siz o ucu bırakmazsınız; o sizin elinizden kayıp gider...
Yardım istemeyen kişiler için yardımcı olmak adına her şeyi yapıyoruz, bize çoktan sevgisi tükenenler için kendi sevgimizi tüketiyoruz, anlamayanlar için yeni anlamlar üretiyoruz, o bağın kopmaması için savaşıyoruz..Acı gerçeğe karşı verilen bir savaş.. Bizim için savaşmaktan vazgeçenler için yapılan bir savaş..
Sanırım bazen tek yapmamız gereken; ne zaman iki ucu sımsıkı tutmamız gerektiğini bilmek gibi ne zaman bırakmak gerektiğini de bilmek..
Yardım istemeyen kişiler için yardımcı olmak adına her şeyi yapıyoruz, bize çoktan sevgisi tükenenler için kendi sevgimizi tüketiyoruz, anlamayanlar için yeni anlamlar üretiyoruz, o bağın kopmaması için savaşıyoruz..Acı gerçeğe karşı verilen bir savaş.. Bizim için savaşmaktan vazgeçenler için yapılan bir savaş..
Sanırım bazen tek yapmamız gereken; ne zaman iki ucu sımsıkı tutmamız gerektiğini bilmek gibi ne zaman bırakmak gerektiğini de bilmek..
1 Mayıs 2015 Cuma
Manzara Köşesi
...Çünkü seyahat etmenin bir kere tadını aldın mı o anı bir daha unutamazsın. Bu tıpkı ekstrem sporlar yapanların buna olan bağımlılığı gibi, ya da bir kere vazgeçemeyeceğin bir tutkunun esiri olmak gibi..
O güneşin dağların ardında gözden kaybolduğu ve ardında şirin pembelerle masum bebek mavisinden koyu laciverde dönen o renkleri bıraktığı ana dönersin.. Hani hava ne sıcaktır ne de soğuk; ne gündüzdür ne de gece. Ve sen bir dağ yolundan aşağı iniyorsun; gün batımının en unutulmaz görüntüsünü yakalayabilmek için ufak bir manzara köşesi arıyorsun. İki arabasınız. Bir arabada sen, ötekinde dostun.. Ve o en yüksek dağın en güzel köşesine arabaları park eder, doğanın muhteşem portresine hayranlıkla bakarsın. Arabandan yüksek sesle öyle bir müzik çalıyordur ki, tablonun altına imzasını atar o müzik.. Güneş yerini tatlı renklere bırakır, ve yavaşça bu renkler de karanlığın içinde kaybolur.. Bizim yüzlerce binalarımızın, ışıklarımızın, avmlerimizin yaydığı ışık kirliliğinden eser yoktur etrafta. Dağların da güzel yanı bu ya. Her şeyin üstündesindir; made by human yazılı etiketlerin bittiği yer. En azından tek etiketin biz olduğu yer:) Ve başını kaldırdığında, hayatında görmediğin kadar çok yıldız tüm zarafetiyle, tüm görkemiyle, tüm kudretiyle parlıyordur.. Öyle unutulmaz bir an ki.. O müzik, o yıldızlar, o köşe, dostlarının attığı kahkahalar ve her şeyden de öte; o his.. Yolda Olmanın verdiği o tutku, o kabına sığmayan mutluluk ve yıllarca unutamayacağın o özel an.
Kendimi hiç aç gözlü biri olarak görmemiştim, yani hiç bir zaman daha çok kıyafet, daha pahalı telefon, daha fazla ayakkabı isteyen kişilerden biri olmadım. Fakat iki şey var ki; işte bunlarda gerçekten çok aç gözlü olduğumu fark ettim. Biri kitaplar; bir hafta açık olan fuara dört kere gidip sabahtan akşama kadar kitaplar arasında dolaşır, günün sonunda biriktirdiğim tüm paramı kitaplara harcamış olarak dönerim eve. Ve ikincisi de, eh bunu tahmin etmek çok zor olmasa gerek, seyahat etmek. Yeni telefonlara, bilgisayarlara, kıyafetlere vereceğim tüm o paralar var ya, hepsini uçak ya da otobüs biletlerine harcamak istiyorum. Durmadan gezmek, gezmek ve daha çok gezmek, görmek istiyorum. Afrika'nın büyüsünü, İtalya'nın damarlarında akan sanatı ve Balkan ülkelerindeki o samimiyeti hatırlamak ve artık bu ülkeleri büyük puzzle'ın bitmiş birkaç parçası olarak görmek..
Her gün odamın büyük kısmını kaplayan o kocaman dünya haritasının önünde durup, raptiyelerimi batırdığım yerlere gitmek istiyorum; pekala, sanırım raptiyesiz pek bir yer kalmadı ama kimin umurunda? :) Ama sakın her şeyi ve herkesi bırakıp kaçmak isteyen biri gibi düşünmeyin beni; gerek dostlarımla, gerek ailemle ve zamanı gelince de yalnız gitmek.. Yıllar önce manzara köşesinde yaşadığım o an gibi, o hissi bir kere daha tatmak için..
Manzara Köşesinde çalan o müzik: Dido - Here With Me . Birçokları için sıradan bir şarkı, benim için en mükemmel nostalji müziği..
O güneşin dağların ardında gözden kaybolduğu ve ardında şirin pembelerle masum bebek mavisinden koyu laciverde dönen o renkleri bıraktığı ana dönersin.. Hani hava ne sıcaktır ne de soğuk; ne gündüzdür ne de gece. Ve sen bir dağ yolundan aşağı iniyorsun; gün batımının en unutulmaz görüntüsünü yakalayabilmek için ufak bir manzara köşesi arıyorsun. İki arabasınız. Bir arabada sen, ötekinde dostun.. Ve o en yüksek dağın en güzel köşesine arabaları park eder, doğanın muhteşem portresine hayranlıkla bakarsın. Arabandan yüksek sesle öyle bir müzik çalıyordur ki, tablonun altına imzasını atar o müzik.. Güneş yerini tatlı renklere bırakır, ve yavaşça bu renkler de karanlığın içinde kaybolur.. Bizim yüzlerce binalarımızın, ışıklarımızın, avmlerimizin yaydığı ışık kirliliğinden eser yoktur etrafta. Dağların da güzel yanı bu ya. Her şeyin üstündesindir; made by human yazılı etiketlerin bittiği yer. En azından tek etiketin biz olduğu yer:) Ve başını kaldırdığında, hayatında görmediğin kadar çok yıldız tüm zarafetiyle, tüm görkemiyle, tüm kudretiyle parlıyordur.. Öyle unutulmaz bir an ki.. O müzik, o yıldızlar, o köşe, dostlarının attığı kahkahalar ve her şeyden de öte; o his.. Yolda Olmanın verdiği o tutku, o kabına sığmayan mutluluk ve yıllarca unutamayacağın o özel an.
Kendimi hiç aç gözlü biri olarak görmemiştim, yani hiç bir zaman daha çok kıyafet, daha pahalı telefon, daha fazla ayakkabı isteyen kişilerden biri olmadım. Fakat iki şey var ki; işte bunlarda gerçekten çok aç gözlü olduğumu fark ettim. Biri kitaplar; bir hafta açık olan fuara dört kere gidip sabahtan akşama kadar kitaplar arasında dolaşır, günün sonunda biriktirdiğim tüm paramı kitaplara harcamış olarak dönerim eve. Ve ikincisi de, eh bunu tahmin etmek çok zor olmasa gerek, seyahat etmek. Yeni telefonlara, bilgisayarlara, kıyafetlere vereceğim tüm o paralar var ya, hepsini uçak ya da otobüs biletlerine harcamak istiyorum. Durmadan gezmek, gezmek ve daha çok gezmek, görmek istiyorum. Afrika'nın büyüsünü, İtalya'nın damarlarında akan sanatı ve Balkan ülkelerindeki o samimiyeti hatırlamak ve artık bu ülkeleri büyük puzzle'ın bitmiş birkaç parçası olarak görmek..
Her gün odamın büyük kısmını kaplayan o kocaman dünya haritasının önünde durup, raptiyelerimi batırdığım yerlere gitmek istiyorum; pekala, sanırım raptiyesiz pek bir yer kalmadı ama kimin umurunda? :) Ama sakın her şeyi ve herkesi bırakıp kaçmak isteyen biri gibi düşünmeyin beni; gerek dostlarımla, gerek ailemle ve zamanı gelince de yalnız gitmek.. Yıllar önce manzara köşesinde yaşadığım o an gibi, o hissi bir kere daha tatmak için..
Manzara Köşesinde çalan o müzik: Dido - Here With Me . Birçokları için sıradan bir şarkı, benim için en mükemmel nostalji müziği..
17 Nisan 2015 Cuma
Klip Gibi Hayat!
Hayal kurmak gerçekten gerçek dünyadan bir çıkış bileti midir? Yoksa yeni bir dünya yaratmak mıdır?
Yeniden bir dershane çıkışındayım. Sırtımda bir gülle, kulağımda can dostum kulaklıklarım ve tatlı bahar havası.. Güneş yavaş yavaş batıyor; elleri her markadan poşetlerle yürüyen kadınlar, tek omza atılan sırt çantaları, sabırsız bakışlar, tek elinde sturbucks kahveli gençler, el ele tutuşan çiftler, ağlayan bir bebek ve onu susturmak için ağzına hızla emziği yapıştıran bir anne, sağ köşede her gün aynı saatte gördüğüm domates, biber, patlıcan diye bağıran kadınlar, ana köprüde birkaç kuruş umuduyla kızıl akordiyonunu çalan koyu tenli, yeşil şapkalı adam, yanık bacaklarıyla her gün aynı köşede oturup para dileyen o yaşlı adam ve her gün farklı yüzler, aynı ifadeler.. Bir yandan yürüyor, öbür yandan elime broşür tutturmaya çalışan gence kibarca teşekkür edip, elindekini almadan uzaklaşıyorum.
Otobüsteyim. Favori yerim olan otobüsün en arkasına gitmeye çalışıyorum fakat kendini yarış pisinde sanan bir otobüs şoförü, sırtımda tüm derslerden en az üç kitapla dolu bir çanta ve ağzına kadar dolup taşmakta olan bir araçta bunu yapmak hiçte kolay bir iş değil. Güç bela en arkaya gidiyorum, tutunacak bir yer buluyorum ve çoğu kimsenin midesinin bulandığı, benimse yapmayı sevdiğim bir iş olan arka camdan geçtiğimiz yolu seyrediyorum..
Arkamda uzayan yollar, küçülen evler, tahrip olmuş bir doğa ve her bir yeşil parçanın betonlar tarafından katledildiğini görmek. Ağaçlar küçülüyor, binalar uzuyor.. Otobüs bir kenar mahalleye sapıyor ve açık yeşil zeminine alıştığım bu tatlı mahallenin, yıkılmış gecekonduların tuğlalarıyla harap olduğunu görüyorum.. İşte böyle zamanlarda, sevgili bunu okuyup okumadığını bilmediğim okuyucum, gözlerimi yumuyorum. Tekrar açtığımda, geçen yaz gittiğim İtalya'nın Lucca sokaklarında hayal ediyorum kendimi.. Birden o koca koca binalar yerini iri ağaçlara bırakıveriyor..Yemyeşil yollarda bisiklet sürdüğüm anları hatırlıyorum..Tatlı bir yağmur çiseliyor, etrafta çim ve huzurun birbirine karıştığı bir koku.. Ipodumdaki ses son ses olmuş, iki kolumu açarak sürüyorum bisikleti. Düşmeden gitmişim o yolları. Bir de bağırarak söylüyorum o şarkıları; hiç kimse ne der ne düşünür diye umursamadan. Sanırım turist olmanın en iyi yanlarından biri de bu; insanlar sana gülümseyerek bakar ve çılgın turistler işte diye geçirirler içlerinden.. Böyle düşündüklerini yüzlerinden okursunuz çünkü. Kulağımda nostaljik müzikler; hayalleri daha da gerçek kılıyor sanki. Ben böyle o mahalleleri İtalya'nın şirin yollarına dönüştürürken bir bakmışım yarım saatlik yol bitivermiş. Otobüsten inip o kulaklıkları çıkardığım an var ya, hani izlediğiniz bir klip bitince ekran kararır ya öyle oluyor birden işte.. O ekran kararıyor, o Lucca ve güzelim hayaller bitiyor ve ekran açıldığında, gerçek dünya yeniden karşımda.. Her gün kaç klip başlatıp bitiriyor bu müzikler, hiç bilmiyorum.. Fakat bu hissi seviyorum:)
Yeniden bir dershane çıkışındayım. Sırtımda bir gülle, kulağımda can dostum kulaklıklarım ve tatlı bahar havası.. Güneş yavaş yavaş batıyor; elleri her markadan poşetlerle yürüyen kadınlar, tek omza atılan sırt çantaları, sabırsız bakışlar, tek elinde sturbucks kahveli gençler, el ele tutuşan çiftler, ağlayan bir bebek ve onu susturmak için ağzına hızla emziği yapıştıran bir anne, sağ köşede her gün aynı saatte gördüğüm domates, biber, patlıcan diye bağıran kadınlar, ana köprüde birkaç kuruş umuduyla kızıl akordiyonunu çalan koyu tenli, yeşil şapkalı adam, yanık bacaklarıyla her gün aynı köşede oturup para dileyen o yaşlı adam ve her gün farklı yüzler, aynı ifadeler.. Bir yandan yürüyor, öbür yandan elime broşür tutturmaya çalışan gence kibarca teşekkür edip, elindekini almadan uzaklaşıyorum.
Otobüsteyim. Favori yerim olan otobüsün en arkasına gitmeye çalışıyorum fakat kendini yarış pisinde sanan bir otobüs şoförü, sırtımda tüm derslerden en az üç kitapla dolu bir çanta ve ağzına kadar dolup taşmakta olan bir araçta bunu yapmak hiçte kolay bir iş değil. Güç bela en arkaya gidiyorum, tutunacak bir yer buluyorum ve çoğu kimsenin midesinin bulandığı, benimse yapmayı sevdiğim bir iş olan arka camdan geçtiğimiz yolu seyrediyorum..
Arkamda uzayan yollar, küçülen evler, tahrip olmuş bir doğa ve her bir yeşil parçanın betonlar tarafından katledildiğini görmek. Ağaçlar küçülüyor, binalar uzuyor.. Otobüs bir kenar mahalleye sapıyor ve açık yeşil zeminine alıştığım bu tatlı mahallenin, yıkılmış gecekonduların tuğlalarıyla harap olduğunu görüyorum.. İşte böyle zamanlarda, sevgili bunu okuyup okumadığını bilmediğim okuyucum, gözlerimi yumuyorum. Tekrar açtığımda, geçen yaz gittiğim İtalya'nın Lucca sokaklarında hayal ediyorum kendimi.. Birden o koca koca binalar yerini iri ağaçlara bırakıveriyor..Yemyeşil yollarda bisiklet sürdüğüm anları hatırlıyorum..Tatlı bir yağmur çiseliyor, etrafta çim ve huzurun birbirine karıştığı bir koku.. Ipodumdaki ses son ses olmuş, iki kolumu açarak sürüyorum bisikleti. Düşmeden gitmişim o yolları. Bir de bağırarak söylüyorum o şarkıları; hiç kimse ne der ne düşünür diye umursamadan. Sanırım turist olmanın en iyi yanlarından biri de bu; insanlar sana gülümseyerek bakar ve çılgın turistler işte diye geçirirler içlerinden.. Böyle düşündüklerini yüzlerinden okursunuz çünkü. Kulağımda nostaljik müzikler; hayalleri daha da gerçek kılıyor sanki. Ben böyle o mahalleleri İtalya'nın şirin yollarına dönüştürürken bir bakmışım yarım saatlik yol bitivermiş. Otobüsten inip o kulaklıkları çıkardığım an var ya, hani izlediğiniz bir klip bitince ekran kararır ya öyle oluyor birden işte.. O ekran kararıyor, o Lucca ve güzelim hayaller bitiyor ve ekran açıldığında, gerçek dünya yeniden karşımda.. Her gün kaç klip başlatıp bitiriyor bu müzikler, hiç bilmiyorum.. Fakat bu hissi seviyorum:)
30 Ocak 2015 Cuma
Cenetten Bir Parça
Keşfettiğim her müzikte yankılanıyor; okuduğum her satırda oradan izler buluyorum.. Yeryüzündeki Cennet hayatımın her anında beni kendisine çekiyor.. Büyülü müziğiyle, eşsiz sözleriyle, ruhumun derinliklerine ve karanlık, gizemli yerlerine senin hayallerinin ışığı vuruyor.. Yeryüzündeki Cennet.. Gizemli, derin, mistik, gerçeklerin uğramadığı yer.. Hayallerin ötesinde, sınırsızlığın kalbinde ve Özgürlüğün yuvasında. Beni kendine çeken nadir müziklerin evi; gerçeklerden kaçanların ve en çılgınların; hayallerini kabına sığdıramayanların cenneti. Gökyüzündeki uçuk mavinin topraklarındaki yeşille dans ettiği yer. Bulutlar beyaz melekler misali kendi etraflarında dönüyor; rüzgar yapraklarla vals yapıyor. Doğanın ruhuna ışık vurmuş; öylesine parlak, öylesine eşsiz. Etrafında yavaşça dönüyor; o döndükçe yapraklar yeşiliyle vedalaşıyor ve sarı bedenlerine bürünüyor. Etraf altın sarısı yapraklarla donatılmış.. Ve Doğanın Ruhu yavaşça dönüyor ve dönüyor.. Etraf pamuk bulutlara özenmiş; bembeyaz oluyor dallar ve kara toprak. Bir ağacın hapşurduğu duyuluyor. Ve doğa eşsiz dansına devam ediyor; o etrafında döndükçe Sanat Eseri'ndeki renkler ve manzara değişiyor; güzelliğine güzellik katıyor. Ancak tema aynı; Burası Ulaşılmaz Yer. Yeryüzünün en uzak noktası; herkese ve her şeye karşı, gizli kalmış define. Yaşadığımız dünyada uğuldayan ve her yeri yerle bir eden Rüzgar'ın uysallaştığı ve narin sesiyle şarkı söylediği yer burası. Doğanın en "saf" haliyle kaldığı; az ileride susuzluğu gidermek için mutluluğun kaynağını gizleyen yer. Ve ağaçların ardında, ormanın derinliklerinde meleklerin gezindiği yer. Burası; Cennetten Bir Parça.
9 Ocak 2015 Cuma
Yağmurlu 1oo. Hayaller
Ve 1oo. yayınımdan merhaba! Gerçekten bu kadar olmuş mu ya, inanamıyorum:)
İlk yazımı hatırlıyorum; mutluluk hakkındaydı. Etraf mutsuz, şanssız, hayata küsmüş insanlarla kaynıyordu. Herkes kendince mutluluğa giden o "gerçeküstü" yolu arıyor; ancak bir yerden sonra o yollarda kayboluyordu. Herkeste bir umutsuzluk, bir "nasıl mutlu olabilirim ki" halleri.. Etrafımda herkes kayıptı; insanlara mutluluğun yolunu gösteremezdim, ancak en azından öyle bir yolun gerçek olduğunu göstermeyi deneyebilirdim.
Sonunda bana neşe veren birçok madde yazdım; öyle ki defter köşelerimden taştılar, biriktiler ve sel oldular. Orada burada renkli not kağıtlarından test köşelerine dek her yerde bir çok mutluluk maddesi vardı! Hepsini bulamadıysam da bir çoğunu derledim ve açtığım bu minik blogda yayınladım. Aslında bu blogla ilgili geniş fikirlerim yoktu; öyle sosyal medyada paylaşayım, herkes bilsin, görsün derdinde değildim hiç. En yakınlarım bile bilmezken zaman geçti, günler aylara dönüştü. Ve bir gün; benim yazmamı en çok destekleyen, ruhu edebiyatın tozlu tarihinden kalma dostuma açıldım. Benim için zor bir adımdı; anonimlikten bir İsim olmaya geçmek. Ancak dostumun hoş yorumları beni yazmaya daha da itti. Ve şimdi 1oo. yazımı yazıyorum; sanırım Mutluluk Maddelerine bir de bunu eklemem lazım! :)
Yazılar yaşamın her yerindeler sanki. Birinci sınıfta çizdiğim komik resimler, ondan sonra gelen komik anı defterleri, dostlarımın bana yazdığı notlar, kendi denemelerimi tutan renkli defterler, komik notlar, tatlı mesajlar, tabii ki eksik olmayan canım kitaplarım, hayatımın büyük çoğunluğunu tatlısıyla acısıyla içeren günlüklerim ve şimdi, lisenin son yılında yazdığım yıllıklar.. Tüm hayatım yazılarla kaplı; hepsini nadide bir eser gibi saklıyorum.. Bazen saatlerce eski günlüklerimde kayboluyor yahut buruşmuş; yazıları silinmeye yüz tutmuş eski notlarımı buluyorum. Yazmak; Mutluluk Maddelerimin en önemlilerinden biri belki de.. İşte size çok özel üç madde daha; benim mutluluk yolum bu üç maddeden geçiyor:
1. Hayata her zaman pozitif bakın! Her düştüğünüzde kalkacak gücü bulun ve en karanlık saatlerin şafak öncesi olduğunu unutmayın. (Victor Hugo)
2. Ne kadar şanslı olduğunuzun bilincinde olun! Siz sıcacık yatağınızda uyurken ve çevrenizde sizi seven dostlarınız varken, dışarıdaki buz gibi soğukta tek başına olan insanları düşünün.
3. Ve sevgi.. Sevin ve sevildiğinizi bilin! Everybody wants to love, everybody wants to be loved. (Ingrid Michaelson)
Ve daha önce paylaştığım bu parçayı bir kez daha paylaşmak istiyorum; her defasında beni gülümseten bu eşsiz müziği...
İlk yazımı hatırlıyorum; mutluluk hakkındaydı. Etraf mutsuz, şanssız, hayata küsmüş insanlarla kaynıyordu. Herkes kendince mutluluğa giden o "gerçeküstü" yolu arıyor; ancak bir yerden sonra o yollarda kayboluyordu. Herkeste bir umutsuzluk, bir "nasıl mutlu olabilirim ki" halleri.. Etrafımda herkes kayıptı; insanlara mutluluğun yolunu gösteremezdim, ancak en azından öyle bir yolun gerçek olduğunu göstermeyi deneyebilirdim.
Sonunda bana neşe veren birçok madde yazdım; öyle ki defter köşelerimden taştılar, biriktiler ve sel oldular. Orada burada renkli not kağıtlarından test köşelerine dek her yerde bir çok mutluluk maddesi vardı! Hepsini bulamadıysam da bir çoğunu derledim ve açtığım bu minik blogda yayınladım. Aslında bu blogla ilgili geniş fikirlerim yoktu; öyle sosyal medyada paylaşayım, herkes bilsin, görsün derdinde değildim hiç. En yakınlarım bile bilmezken zaman geçti, günler aylara dönüştü. Ve bir gün; benim yazmamı en çok destekleyen, ruhu edebiyatın tozlu tarihinden kalma dostuma açıldım. Benim için zor bir adımdı; anonimlikten bir İsim olmaya geçmek. Ancak dostumun hoş yorumları beni yazmaya daha da itti. Ve şimdi 1oo. yazımı yazıyorum; sanırım Mutluluk Maddelerine bir de bunu eklemem lazım! :)
Yazılar yaşamın her yerindeler sanki. Birinci sınıfta çizdiğim komik resimler, ondan sonra gelen komik anı defterleri, dostlarımın bana yazdığı notlar, kendi denemelerimi tutan renkli defterler, komik notlar, tatlı mesajlar, tabii ki eksik olmayan canım kitaplarım, hayatımın büyük çoğunluğunu tatlısıyla acısıyla içeren günlüklerim ve şimdi, lisenin son yılında yazdığım yıllıklar.. Tüm hayatım yazılarla kaplı; hepsini nadide bir eser gibi saklıyorum.. Bazen saatlerce eski günlüklerimde kayboluyor yahut buruşmuş; yazıları silinmeye yüz tutmuş eski notlarımı buluyorum. Yazmak; Mutluluk Maddelerimin en önemlilerinden biri belki de.. İşte size çok özel üç madde daha; benim mutluluk yolum bu üç maddeden geçiyor:
1. Hayata her zaman pozitif bakın! Her düştüğünüzde kalkacak gücü bulun ve en karanlık saatlerin şafak öncesi olduğunu unutmayın. (Victor Hugo)
2. Ne kadar şanslı olduğunuzun bilincinde olun! Siz sıcacık yatağınızda uyurken ve çevrenizde sizi seven dostlarınız varken, dışarıdaki buz gibi soğukta tek başına olan insanları düşünün.
3. Ve sevgi.. Sevin ve sevildiğinizi bilin! Everybody wants to love, everybody wants to be loved. (Ingrid Michaelson)
Ve daha önce paylaştığım bu parçayı bir kez daha paylaşmak istiyorum; her defasında beni gülümseten bu eşsiz müziği...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

