22 Aralık 2018 Cumartesi

Touching the Rainbow

  "One story ends, the other one starts."

  Today I just said that to my friend from my erasmus semester. Before I came to the Netherlands, I was thinking  that I will definitely have an amazing semester full of parties, beers and dancing all night. We all know Erasmus means parties, for many people. (okay, I don't deny it is a lie). However, the fact I have never consider is that I really met extraordinary people in Tlburg, my lovely Dutch city. I knew I will have friends, but didn't think that much deep feelings or strong bonds. I mean, of course, there is an important part of Erasmus which consists of parties but still, it is much more than it. One of the worst feelings is saying goodbye to your friends and watching the train to leave in a fullmoon (true story). Let me start:
  
  First of all, it is one of the biggest challenges you can have ever lived. Who knows I can cook "mercimek" or eggplant? I had pretty dreams about my exchange year before I came here, but it was...just beyond my dreams. There were some regular things I loved to do, and if we think that I literally hate doing same things or protesting regularity, it was a different kind of growth for me. For example, I drink wine in every week with Alice (Prague) and made incredibly deep conversations starting from the origin of universe until the questioning of the rooted beliefs. We both feel the concept of "broaden the horizons" at heart haha! Moreover, we cook with Maca (Chile) and Diogo (Portugal) in every week in company with funny videos, daily talks and lots of giggles! I cannot ever forget any single moment spending with them. Oh, espeacially the day we went to Bohemian Rhapsody while singing we will rock you aloud! What else, here my lovely Korean friends who will be always remembered! (Yejin and Soo -she knows her name means water in turkish). They were the excellent chefs who made delicious Korean foods, and loved trying turkish foods like Mantı. I was telling their fortune in english with my turkish coffee cups, and they admired and truly believed whatever I told them. I hope I could see their fortune for real. There were many great people that I cannot finish the list. All the people coming from all over the world meet in this small Dutch city. I have friends from Aruba to Colombia, from South Korea to Thailand or from Switzerland to Indonesia. I feel like all the pieces of the puzzle come together and form a colorful mosaic. It felt, touching the rainbow.

  Exchange means breaking all the stereotypes you have, and replacing them with actual truths. Yes, there are great differences between Chinese, Japanese and South Korean people! No, Portugal and Spain are not the same country. And definetely yes, Cappadocia is not the capital of Turkey!  In the beginning of your exchange semester, you ask many questions starting with "but Germans are...Chinese always...Brazilians never...". During the time, you hear lots of "it DEPENDS!" and realize that you cannot generalize one color to all. I have a German friend who hates beer, a French friend who actually speaks english and a South Korean friend prefers to be alone instead of being with many people. Just, do not generalize people. In the end, we all know that one size does not fit all. 
  
  I realized that we are more similar than we thought. We share universal emotions such as love for commitment, sadness for separation and anger for discrimination. It doesn't matter which continent you live, the only important thing is genuine empathy and mutual understanding. You can always think that there will be always language or cultural barrier, but in fact, it is not. We all get through hard challenges, miss our homes and feel lonely sometimes. "We are only human after all". In the end, you just teach them how to dance the halay and some of them think it is sufi whirling! 

  One of the best things I have ever made is biking from the Netherlands to Belgium border! I stayed up until the morning for Halloween in Amsterdam, or stuck in a train like a thriller movie. After all, I love you all guys. Thank you for all the memories we made together, and the laughs we shared. 

  Like Jack Kerouac said, "All of life is a foreign country."


   

15 Aralık 2018 Cumartesi

Cam Fanus

  Bundan birkaç sene önce bir film izlemiştim, beni derinden etkilemişti. Bu denli büyük etki yapan bir Tibette Yedi Yıl bir de Interstellar var sanırım. Koskoca bir okyanusun en derinlerinde saklı bir inci tanesi gibi, bulmak için aramanız gereken türden bir film: The Man from Earth. Türkçeye Dünyalı olarak çevrilmiş. Şu an bir film eleştirisi yazmak istemiyorum, daha ziyade tek kişilik bir tartışma olsun: Kendi iç dünyamızla bir fincan kahve eşliğinde konuşalım.

   John Oldman, son derece bilge bir üniversite hocası. Antropoloji, tarih ve dinler konusunda sahip olduğu sınırsız bilgi birikimi, yalnızca öğrenmeye aç bir adamın iç yansıması mı? Birkaç sene önce izlediğim film, John'un üniversiteden ayrılmadan önceki son gecesinde arkadaşları ile oturup yaptığı derin sohbet üzerine kuruluydu. Bugün şans eseri bu filmin bir ikincisini çektiklerini öğrendim, hemen izledim: The Man from Earth: Holocene. Çok fazla yöne gitmeye açık bir filmdi, ikincisini de olası perspektiflerden biri doğrultusunda çekmişler. Eğer yeterince açık fikirliyseniz, eleştirel düşünebiliyor ve sorguluyorsanız, bence keyif alacağınız bir film. Ve şimdi, film eleştirisi kısmını geçip asıl noktaya geliyorum.

   Var olan fikirler mi, kendi yarattığımız gerçeklik mi inançlarımızın temelini oluşturuyor? Kime inanıyoruz, niye inanıyoruz ve bir dakika, gerçekten nedenlere ve sorulara ihtiyaç duyuyor muyuz? Belki de sadece kalbimizde hissettiğimiz güçlü ama kanıtlanamayan bir histir inanç. (Contact, 1997)

   Gökkuşağında yedi renk vardır, birbirinden görkemli. Bir o kadar farklı, bir bu kadar ihtişamlı. Ancak, her ne kadar farklı olsalar da, tüm renkler aynı kaynaktan çıkıp gene aynı kaynağa dönerler. Bir yelpaze misali rengarenk yansıyan kültürler, ne kadar farklı görünsek de hepimizin bir noktada buluştuğunu göstermez mi? Dinler, aynı hikayeyi anlatan farklı kalemlerdir. Gelenekler ve adetler, aslında bizi toplumumuza bağlayan elementlerdir. Farklı dilleri konuşsak da aynı duyguları hissederiz. Bombay'da yüzlerce bebek içinde dünyaya gözlerini açan bir bebek, Kenya'nın dünyadan gizli kalmış bir kabilesinde ilk kez ağlayan bir bebek ya da Hong Kong'da bir gökdelende dünyaya gelen sürpriz bir bebek... Her ne kadar farklı bir yaşamın ilk adımını atsalar da, annenin bebeğini kucağına aldığı ilk an yaşadığı duygu evrenseldir. Çünkü, sevgili dostlar, sevgi evrenseldir.

   İçinde yaşadığımız toplum, bize bolca mavi ve seyrekleşmiş yeşil dünyaya karşı bir perspektif verir. Öğrendiğimiz din, konuştuğumuz dil ve sosyal normlar, nasıl düşünmemiz ve neye inanmamız gerektiğini çizer. Ancak bu çizgilerin dışına çıkıp ufkumuzu genişlettiğimiz zaman dışarıda yatan bambaşka bir gerçeklik ile tanışırız. Çoğumuz inandığı gerçekliğe sımsıkı tutunur, kendi çizgileri içinde yaşar ve sorgulamadan hayatının silikleşmesine izin verir.

   Ne çok okuyan, ne de çok gezen bilir: En çok deneyimleyen, açık görüşlülüğü benimseyen ve çizgileri aşmaktan korkmayanlar bilir. Peki ya dışarıda yatan gerçekliği öğrenebilseydik? Bugüne kadar yaşadığınız çizgileri silecek kadar güçlü bir bilgi ise? Ya bu bilgi, hayatınız boyunca yaşadığınız camdan fanusu kıracak kadar güçlüyse? Ve işte asıl soru, John Oldman ile yaptığınız tek bir sohbetin hayatınızı tepetaklak edeceğinizi bilseniz bile, o adımı atar ve konuşur muydunuz? Dinler miydiniz tüm kalbinizle? Açar mıydınız zihninizi sınır tanımadan? Ve evet, inanmaya, kalıplaşmış düşünceleri yıkmaya ve yerine yenilerini kurmaya cüret eder miydiniz?

   John Oldman bir kurgu karakteri olsa da, aslında zihnimizde yeni fikirler yetiştiriyor. The Man From Earth, insanların kendi inançlarını terk etmekten ne kadar korktuğunu ve yeni fikirlere açık olmakta ne kadar zorlandığını gösteriyor. Kabullenmek, zor bir kelime. İkinci film ise, yeterince cesur olup bu bilgiye inanmayı seçenlerin gerçeklik ile başa çıkışlarını vurguluyor.

   Ve bazen, sadece zihnini yeni fikirlere açar ve dünyayı farklı bir gözle görmeyi denersin. Çünkü, "Sorgulanmamış yaşam, yaşam değildir." -Socrates


9 Aralık 2018 Pazar

Konfor Çemberi

  Konfor alanı: Psikolojik olarak kendimizi tanıdık, yakın ve güvende hissettiğimiz çember. Etrafımız sıcacık, güvenli bir çemberle sarılmışken, o çemberi kırıp buz gibi gerçekliğe adım atmak cesaret gerektirir. Pek çoğu, hayatlarını daracık bir çemberde kalarak geçirir. Ancak öyle bir zaman gelir ki, o çemberin dışına atmamız gerekir kendimizi.

   Geceler de karanlık ve serindir, ancak çekici ve gizemli bir güzelliği vardır. Eğer hep gün ışığında kalsaydık, gecenin gizemli vaat edici güzelliğiyle tanışamazdık.

    Merak, cesaret ve özgüven. Bu üç dostunu kalbinin merkezine koy, çemberi kır ve değişime açık ol. Bırak hayatına yeni yüzler girsin, yüzün yeni yerler görsün, yerler yeni deneyimleri kucaklasın. Bırak, dönüşüm başlasın. İçindeki kelebek, uyan ve kanatlarını aç. Uç, özgürce uç. Çemberden kurtul ve özgür bir kelebek misali, farklı değişimlere uç. Her küçük değişim parçası, dönüşümünün bir parçası. Ve sen, uçacak ve yeni yapraklarda kendini bulacaksın. Ve sen, özgür bir kelebeksin. Çemberin seni hapsetmesine izin verme. Kır, uç ve deneyimle.

10 Kasım 2018 Cumartesi

Merak ile bir Vals

Merak denilen his o kadar tehlikeli, çekici ve bir o kadar da heyecan verici ki. Sanki incecik bir ipte yürümek gibi, düşme riskine rağmen dayanılmaz bir yürüme isteği geçiyor içinden. Sonu kötü bitse de denemek, acıtsa da hissetmek istiyor insan. Benim için merakın karşı konulamaz bir cazibesi var.

Merak, deneyimdir.
Deneyim, risktir.
Risk, yaşamdır.
Ve yaşam, yeniden tehlikeli bir meraktır.

Hayatın ince baharatlarını denemeden rutin kurbanlarından biri olmak, sizce de bir tür ölüm değil mi? Aynı kelimesi, içimde bir ürperti yaratıyor. Heyecanlı tesadüflerden ırak, aynılığın içine hapsolmak, bir tür canlı işkence. Ve en kötüsü de, farkındalık denilen uyanışa sahip olmadan sonsuz bir bilinçli uykuda kalmak.

Merak, yeni insanlar tanıtır sana. O insanlar, farklı geçitler sunar hayata. Geçitlerden seçimlere, aynılıktan benzersizliğe yürürsün meraklı adımlarla.

Merak, eşsiz bir histir. Sonu pişmanlıkla da bitebilir, kocaman bir memnuniyet ile de. Cesaret gerektirir, uçurumdan atlamak gibi. Sonunda paraşütün olacağını bilmeden, atlar mısın dipsiz sonsuzluğa?

Ve merak, müziğin ritmiyle salınan iki bedenin valsini izlemek gibiydi. Bazen de hızla giden motorda yüzünü yalayıp geçen rüzgardı. Kalbinin hızla atmasına sebep olan, tutkunun adrenalinle dansıydı.

Ah, sen çok tehlikeli bir hissin... Uzak durmam gerek, ama elimde değil, fazla çekicisin. Sensizlik, hayatta en zevk aldığım renge veda etmek demek. Dengeli olacağına söz verirsen, seninle bir vals yapmaya varım.

30 Ekim 2018 Salı

Serotonin Sarhoşu

ve bazen, sadece tek bir an, sonsuzluğa uzanan minik bir yağmur damlasında, bir müziğe rastlıyorsun. Enstrümanlar öylesine güzel bir harmoni oluşturuyor ki, sen de bir parçası oluyorsun.
Parça.
Bütün.
Hepimiz büyük bir bütünün kayıp parçaları mıyız,
    yoksa biz miyiz bir bütün, ve geri kalanlar benliğimizden kopan parçalar..?

Müziğin büyüsü, gizemi, maneviyatı ve spiritüalliği. Notaları kelimelerle anlatabilir misiniz? Hiç duymamış birine nasıl müziği anlatırsınız? Belki de hisler. Evet, hislerden bahsederim.

Bir nevi sevgi, ama büyük olanlardan. Hani emin olmadığımız sevgi türleri vardır ya, papatyalardan kopan yapraklara güveniriz bir hissi tanımlamak için. Müzik için aldığım nefes, notalarla eş değer atan kalbim ve serotonin sarhoşu hislerim... Evet, bence buna güvenebilirsiniz sevgili ruhuyla işiten insanlar. 💮

ne egoist bir yaklaşımdır, bir müziği tanımlama çabası.
Müzik seni seçer,
           sana dokunur,
                    özüne iner,
                            benliğinde bir keşiftir;
sonu olmayan bir döngü.

    


Complicated Mass of Humanity


Then you'll you'll discover quite quickly how extraordinary a life was meant to be, could be
And it's, it's just we get so messy, it's not that we are doing lots of wrong things, our mind is so messy
We don't keep it simple
And we end up making the life that we are living, so in-ordinarily complicated
Completely unnecessarily, and it's such a shame to end up feeling, in a real muddle, while actually, you ought to be having the time of your lives

It doesn't actually take very much to make the deepest part of us incredibly happy
You know?
Just to be here, just to appreciate
Appreciate being here
To feel that you're alive
To be in touch with your heart
That's it
That's it

It takes mindfulness to come to a human life
And then above that, it takes mindfulness and virtue, to come to a fortunate human life
Why can't we do it?
And yet the world is creaking under the strain of this in-ordinarily complicated mass of humanity and actually you know, it's really simple 

Burgs-Mt. Wolf


11 Ekim 2018 Perşembe

2611 km

2611 km.

There I was, sitting on the roof of the world
There I was, there I was
Not knowing how I got there
Or how to leave
Everyone says I was lucky to have got there
As not many can
Truth be told I was saved
By the love, of a good man
Who came and got me
And brought me down
From on up there
And I'd be lying if I didn't say
 I missed it now and then
But I have no wish to go back there 
                                                   (Dido)

2611 km.