15 Ağustos 2019 Perşembe

Mezuniyet Alanı Chapter 4


  Mezuniyet Alanı yazımı bu yıl biraz rötarlı olarak yazıyorum. Bunun çeşitli sebepleri var; birincisi Patara’da Yunan desenli bu otantik yerin tütsü kokusu yazıma sinsin istiyorum. İkincisi, yazdıklarım arasında en zorlusu bu olacak; nitekim Erasmus rüzgârını tüm varlığıyla hissedecek bu yazı. Ve sonuncusu, ben de herkes gibi biraz tembelim sanırımJ

  Önce toy hazırlık bitti, ardında çaylak bir ben bıraktı. Derken birinci sınıfı devirdik, gece hayatıyla tanışan bir ben yarattı. İkiyi bitirince biraz büyüdük, akademiyle sosyal hayatı harmanladık. En sonunda üç öyle bir dalgayla çarptı ki, yer yerinden oynadı. Avrupai rüzgârlar, başları döndürdü. İlk kısım, filmlerdeki partileyen genç kız karakteri ile kendi içine yolculuk yapan bir kâşif karakterinin karışımıydı. İkinci kısım ise geleceğine odaklanan bir planlama uzmanıydı. Ve şimdi, bir göz kırpalım bakalım bu tuzlu geçmişe. Yer yer ekşi, bazen de dudak ısırtan bir acıda, ancak fazlasıyla tatlı; öyle ki, nostaljik bir gülümseme yayılıyor yüzünüze. Nostalji ikiyüzlü bir histir; tatlı olduğu kadar hüzünlüdür de. Hatıralar arasında gezinirken dalgalı sularda yüzersiniz, her dalga çarptığında farklı bir duyguyu tetikler. İşte, şimdi de öyle bir yolculuğa çıkacağız.

  Bugün 1 sene oldu büyük bir hayalin gerçekleşmesinin üstünden geçeli. Erasmus benim kalbimde büyük yer kaplar; hayallerime renk katardı. Çok çabaladım, çok yarıştım kendi sınırlarımla ve sonunda açıldı kapılar ardına kadar. Önce elimde Amsterdam biletim, derken koskoca mavi bavullarım ve işte, bulutların üstündeyim. Yanıma bir Dutch adam oturmuştu, Hollanda seyahatim o yabancı ile paylaşılan ilk üç saat ile başlamıştı aslında. Derken pembe hayaller cam gibi parçalandı, bavullarımı kaybettim! Ne korkuydu ama. Üstümde göbeği açık tişörtüm, mini kot eteğim ve Ağustos sıcağında yer kaplamasın diye ayağıma geçirdiğim kara kış botlarımla kalakalmıştım alçaktopraklarda (Netherlands). Bozmadık moralimizi, yükselttik sesini enerji dolu şarkıların ve yakaladık trenimizi yeşil manzaralardan geçen. Beş ev arkadaşım ile paylaştım Dutch evimi. Minik bir odamla beraber Portekizli, İtalyan ve Tay ev arkadaşlarım oldu. Kimseyi tanımadan gittim ilk tanışma partilerine ve çok daha fazlasına. 5 ayı nasıl dökebilirim ki cümlelere? Çok insan tanıdım, çeşitli kültürlere gülümsedim ve gezmedik taş toprak bırakmadım –ya da ülkeyi düşünürsek, kanal demek daha doğru olur. Korelilerle kültürel tartışmalar, Şilililer ile ülkenin eğitimsel durumunu ve Ruslarla siyasi konuşmalar yaptık. Yeri geldi, Endonezyalı arkadaş kimselerin bilmediği adalarını önerdi. Bazen Çinli bir çocuk, Türklere karşı yapılan Çin Seddi’ni esprili bir dille anlattı. Ve en sonunda, canım Prag’lı dostum ile bir şişe şarabı devirdik psikolojik ve hukuksal temalı sohbetlerimiz eşliğinde. Her haftasonu tren bizi Hollanda’nın küçük şehirlerine götürdü, yepyeni ekiplerle taze tanışmışlıklar yaşadık.

  3 büyük seyahat yaptım; hepsinin yeri birbirinden ayrı. Bir tanesini Renard ile ay ışığının üzerine düştüğü romantizm içinde yaptık. Eyfel’e karşı içilen meyve şarapları, Brüksel’de gün batımını seyretmeler, Barcelona’da La Sagrada Familia’ya duyulan hayranlık ve Amsterdam’da özlemimizi gidermek için bir fincan sohbet… İkincisini çok yakın kız arkadaşım ile yaptığım çılgın bir macera olarak tanımlarım. Prag geceleri ve Viyana’nın büyüsü… Bu macera yalnızca Prag’da olan, Prag’da kalır ile özetlenebilir. En sonunda sonuncu seyahatimi yapacak para kalmayınca, ben de çareyi botları Çinli bir kıza satıp oradan aldığım para ile tren biletimi satın alarak buldum. Başka bir dost ile Almanya’ya yapılan seyahatin ana teması, Couchsurfing ile bir gezginin evinde konaklamak ve otostopla başka bir şehre gitmek olarak tanımlanabilir.

  Erasmus ile ilgili çok hikâye anlatılabilir, çok kelam edilebilir ve sayfalarca yazı yazılabilir. Ancak işin özü, farklı dillerde konuşsak da aynı hislere sahibiz aslında. Kalplerimiz bir atıyor, özlemlerimiz gözyaşlarında hayat buluyor. Hayallerimiz büyük, yaşlarımız genç ve ruhlarımız kıpır kıpır. Portekizli dostum, trende ayrılırken bana sımsıkı sarılıyor. Brezilyalı arkadaşım, aramızda alt tarafı bir okyanusun olduğunu ve bunun bizi ayıramayacağını ileri sürüyor. Ve ben, arkamda çok anı bırakıyorum: Sarhoşken yapılan çılgınlıklar, İngilizce bakılan Türk kahvesi falları ve hiç tanımadığım Dünyalılar ile yapılan sayısız seyahat.

  Çok mutluydum; yeni insanlar tanımak, her deneyimi tatmak ve yabancı topraklarda kendi başıma ayakta kalabilmek. Çok mutsuzdum; pek çok arkadaşımın arasında tek bir dostu özlemek, annemin yaptığı yemeğin kokusunu içime çekmek ve sevgilimin kolları arasında huzur bulmak. Bazen korktum; trende mahsur kaldığımda, kaybolduğumda ya da bisikletle bir çukura düştüğümde. Çoğu zaman heyecan duydum; bilinmezliğe olan açlığımla, yeniliğin tahrik edici düşüncesine ve gençliğin verdiği anlık kararlara. Ancak hepsinin arasında en güzeli, harika bir kâşif oldum: Yemyeşil ormanların içinde özgürlük sarhoşu olarak bisiklet sürdüm. Trenle inanılmaz manzaralar eşliğinde yolculuk yaptım. Sayısız yerde yazdım, okudum ve hissettim. Her tanıştığım insan, yeni bir satır ekledi hikâyeme. Ve keşiflerin en büyüğünü kendi içime yaptım, çünkü üniversitemin üçüncü yılı bana çok şey kattı. Kim olduğuma dair bitmeyen sorgum, küçük çaplı tatminler yaşadı.

  Ve döndüm. Her gidişin bir dönüşü var, ancak benimkisi güzel bir dönüştü. Arkamda harika bir hikâye bıraktım, ancak dönüş yepyeni bir kitabın ilk sayfası. Sevgilimin özlem dolu bakışlarında vuku buldum, aileme sımsıkı sarıldım ve dostlarımla nice kahkahalar paylaştım. Üçüncü yılımın ikinci yarısı öylesine hızlı geçti ki, daha çok özlem gidermek ve akademik hayatım için bir yol çizmekle bitti. Son senemize yaklaştığımızın bilinci ile buruk bir gülümseme ve olgunlaşmış bir duruşla geçti.

   Bugün Patara’dayım, ancak kalbim Mezuniyet Alanı’nda. 4 seneyi bitirdim, 4 kere bu konuyu yazdım ve 4 kere değiştim. Genç kızdım, yetişkin oldum. Tektim, çift oldum. Çılgın, hayalperest ve delidoluydum… Eh, biraz olgunluk serpiştirdim bu üçlemeye, ancak hala biz bir bütünüz. Yeni maceralara yelken açacağız, yıllar devireceğiz. Dalgalar vuracak, devrileceğiz. Ancak zamanı geldiğinde, kara görünecek. Şu an bu yelkenliden inmek istemiyorum, ancak seneye kara göründüğünde umutsuz olmayacağım. Çünkü kara, beraberinde basılmayı bekleyen yeni topraklar getirecek.  

14 Temmuz 2019 Pazar

The Rocket Builder by Jóhann Jóhannsson


Zihnin Yeni Krallığı

   Aramızdalar. Bizden biriler. Bilmiyoruz, tanımıyoruz. Bedenlerinde bir bomba misali taşıdıkları gen, patlayacağı günü bekliyor sabırsızlıkla. Aileden bir miras olarak akan hastalıklı gen, trajik bir olayla yıkılmasını bekliyor zihnin. Ve trajik olay bir tsunami gibi vurduğunda o ruha, bomba patlayacak ve gen bir virus misali saracak etraflarını. Ve zihin, amansız düşmana karşı gelemediğinde ve en kuvvetli kaleler yıkıldığında, gerçeklik çökecek önce. Bir zihinde tek bir sesin hakimiyeti bitecek, yeni sesler çıkacak tahta. Bir devir kapanacak: Artık o zihin, tek sesli monarşik düzende yönetilmeyecek. Sesler zihne hakim olduğunda, karar mekanizmanı devirecekler önce. Yaramaz bir çocuk gibi tekmeleyecekler senin algını. Bir çocuk gibi oynayacaklar o zihinde. Parçalayacaklar, dökecekler ve kıracaklar. Ve en sonunda, kendi isteklerine göre yeniden kuracaklar hayali bir yapıyı. Hezeyan diye adlandıracaklar kendi kurdukları inanç sistemini. Ve zihnini dogmatik bir düzen gibi inandıracaklar kendi kurdukları inanç sistemine. Halüsinasyon diyecekler kendi benliklerine. Sana fısıldayacak, komutlar verecek ve yönetecekler hareketlerini. Bazen bir görüntü olarak karşına çıkacak, bazense gizli perdelerin arkasındaki fısıltılar olarak kalacaklar.

Konuşacaklar.
Çığlık atacaklar.
Bazense,
Yalnızca fısıldayacaklar.

   Kimse inanmayacak sana. Kimse bilmeyecek senin zihnindeki yeni krallığı. Ve dışlayacaklar, önyargı adını verdikleri etiketleri alnına yapıştıracaklar.

   Çünkü bilmiyorlar. Çünkü tanımıyorlar. Çünkü kendileri monarşik bir zihinle yaşayıp kendi normlarına göre bunu "normal" kabul ettiler. Seni kabul etsinler istiyorsun ama sen farklısın. Ama sen... Sen onların normal kalıplarına uymuyorsun. Kabullenmek ve kabul etmek iki ayrı kelime öbeği. Değiştiremeyeceğin olayları kabullenirsin ama değiştiremeyeceğini senden kabul ettiğin an başlar asıl değişim.

İlaçlar köreltecek o sesleri,
Görüntüler buğulanacak,
Bir sis perdesi inecek zihnine.
İlaçlar sana istediğin sessiz ve huzurlu zihni verebilir.
Ama ya hisler?
Ya ruh?
Kim dindirecek içindeki yalnız boşluğu?

"Hocam, ben burada yalnızca doldurulacak bir boşluğum."
Onlara bir şiir dizesi okudum. Bir sayfa öykü. Bir ressam hastama kağıt ve renkli kalemler verdim. Felsefeci hastamla Sokrates tartıştık, heykeltıraş hastamla ise İtalya'daki Davud heykelini... 30 sene hocalık yapmış hastama Rıfat Ilgaz'ın kitabını verdim, piyanonun sesini duymayı özleyene ise kulaklık taktım. Bazen sadece günbatımını anlatırsın hayallerine renk katmak için. Bir amaç mı arıyorsun? Bir hastanın iki eliyle senin ellerini sımsıkı tuttuğunu ve gözlerine minnetle baktığı anı hatırla. Birini mutlu mu etmek istiyorsun? Nazım Hikmet'ten Yaşamaya Dair şiirini oku.

Ve sadece
Ama sadece
Yalnızca
Ve
Sadece
Kabul et. 

Karanlık bir Zihinde Gün Doğumu

 Şizofreni hastalarıyla çalışmak... Başka bir gerçekliğe dokunmak, kendi dünyanı bırakmak ve bambaşka bir kabullenme noktasına gelmek. Bir nevi sınırdan geçmek ve arkanda bırakmak tüm bildiklerini. Karanlık, karmaşık ağlarla dolu bir siyah gezegen onların zihni.

"Benlik yoktur. Ben yoktur, biz vardır."
  Bugün halüsinasyonların, hayallerin ve gerçekdışı düşüncelerin hakimiyetinde bir zihnin ürettiği felsefeye daldım. Derin yeşil sularda, dibi gözükmeyen bir okyanusta yüzmek gibiydi. Düşünceleri balıklar gibi uçuşuyordu etrafımda. Bir düşünceye dokunmak istediğimde, ellerimden kayıp hızla yüzerek uzaklaşıyordu. Onun oluşturduğu gezegende, kırmızı hapı aldım ve bir yolculuğa çıktım. Anlamak istedim onun felsefesini, Sokrates ruhunu ve gerçekliğinin acı pençesini. Umutsuz bakışlar ve alaycı gülümsemesi ile kimsenin kendini anlamamasına alışmış bir duruşta oturdu karşımda. Konuşuyordu ancak başka bir lisan; başka bir his diliydi bu. Bu dili öğrenmeye hevesli kimselere açılacak bir kalp, girilecek bir ruh vardı burada. Ve ben, sevgili filozof hastam, duymak istiyorum senin okyanusunun sesini. "Ben dünyaya hakimiyet kurdum", diyordu sesi. "İstesem bu dünya ters yöne döner ve sen, benden üstün olmayan sen, kılını bile kıpırdatamazsın." Senin gerçekliğin bir ayna misali kırılmayacak karşımda. Çünkü ben davetsiz bir misafir gibi dalacağım o sulara, en karanlık dehlizlere yüzeceğim boğulmak pahasına. Tüm bu uçuşan fikirler ve şizofren zihnin ardında saklı gerçeğin mücevherleri. Sadece, ama sadece yüzme cesaretini göstermek gerekiyor.
 
  Zaman uçtu, geriye bir avuç kum kaldı saatinden kırılıp etrafa saçılan. Seni anlamak için gösterdiğim çaba ve bir avuç kum tanesi. En sonunda, ben yüzmeyi öğrendim sense ortak bir lisan konuşmayı.
  "Cahil kalmak istemiyorum ama gerçekler acıtıyor canımı. Söyle, ne yapmam gerekiyor?" 
  İletişim dediğin iki ucu kopuk bir halatı yeniden bir araya getirme çabası. İletişim, bir kuşun cıvıltısı ile bir dalganın kıyıya vuruşunu aynı paydaya getirme uğraşı. Ve bazen de karanlık bir zihne doğacak güneşi bekleme zamanı.
 "Söyle bana, hocam, neyim ben? Bir hasta mı? Bir grubun üyesi mi? Kimim ben?

 

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Tatmin Ateşi

    Nasıl arabalar benzinle, teknoloji elektrikle ve insan umutla çalışıyorsa, ben de bugüne dek hayallerle çalıştığımı zannediyordum. Ancak değişen dünya, büyüyen birey derken asıl enerji kaynağımın bu olmadığını fark ettim. Beni asıl körükleyen ateş, alev alev yandığı gibi yakıyor da. Sanırım asıl özüm, tatmin olma arzusu ile besleniyor.

    Bunu betimlemek biraz zor. Belki bir mum, hayır ya da küçük bir çakmak ateşi. Ya kıvılcım? Narin bir alev tanesi, yakından ise oldukça yakıcı. Güvenli diyemem, tehlikeli? Olması gerektiği kadar. Nasıl düşman bellediğimiz öfke, bizi birçok durumda savaşçıya dönüştürüp başa çıkma mekanizmamız oluyorsa, tatmin alevi de öyle bir his. Ya da duygu. Hissiz bir duygu.

   düşünüyorum. biraz daha. Selam sana ey körüklü tehlike. Yeri geldi, seninle iyi dost olduk be Tatmin. Hayattaki başarılarımda senin imzan, girişimlerimde senin ilk adımın ve yeni deneyimlerde senin cesaretin söz konusu. Tatmin olmak için atıldım yeni maceralara. Tattım ne farklı deneyimlerin votka gibi sert tadını. Tatmin olmak için gezdim, gezmekten ise hiç tatmin olmadım. Sen beni açgözlü ve doyumsuz yaptın: Gidecek daha fazla yol, okuyacak çok daha sayfa ve yazacak daha çok satır sundun. Ben hiç tatmin olmadım küçük başarılarla. Sen dedin, yorulsan da devam. Sen dedin, gençsin ve önünde pek çok basamak var. Ve gene sen dedin, tatmin olma ki başarasın. Çünkü pek sevgili Maslow kardeşimizin de dediği gibi, piramidin en üstünde kendini gerçekleştirmek var. Tepeye tırmanırken bir kar yığını altında kalmak da var. Ama senin ateşini körükledikten sonra önümde ne bir kar tanesi ne de dağ kalır. 

    ancak. Ve ancak. Şöyle de bir gerçek var ki, sayın Tatmin, alevin yakıyor içimi cayır cayır. Tatmin olduğum alanlarda yangınlara sebep veriyorsun. Mutlu ve huzurlu çayırlarımı yakıyorsun, ya keşfedecek daha iyi çayırlar varsa diye. Tanıdığım insanları var etmiyorsun, daha farklısını tanıyayım diye. Gezdiğim yerlerde anda kalsam da sen yakıyorsun gene ortalığı. An'a değil, geleceğe çok takılmışsın sen. Geçmişle barışsan da, hep gözün ileride. Atacağım adımları hesaplıyor, en tatmin olacağım yolu bulmak için hiç yorulmadan çalışıyorsun.

  Almışsın yanına can dostlarını; merak, cesaret ve umut. Hep bir ağızdan, bir koro misali, söylüyorsun ateşle şarkını. Merak, daha fazla keşfet. Cesaret, rutin hayatta bir esaret. Umut, hayallerim pek bir soyut. Ve Tatmin, beni açgözlü ve doyumsuz yapıyorsun. Doymuyor, doyamıyorum. Merak, beni benden alıyor. Deli ateşi miydi deli cesareti mi? Bir fark var mı ki...

  Belki de beni bir tuzağa sürüklüyorsun, bilemiyorum. Belki seni tüm hayat arayacağım ama asla bulamayacağım. Ya Simyacı'da geçen bir satır gibi, seni uzaklarda değil kendimde aramalıyım. Ya da martı Jonathan gibi, hep daha yükseğe uçmam gerekiyordur. Ama sen ve ben, bir ateşin içinde dans eden iki kara kömürüz: beraber yanıyoruz. Beni korluyorsun, yakıyorsun ve dibine kadar yanmadan sana asla ulaşamayacağımı vaat ediyorsun. Bu hikayenin sonu iki yanık kor olarak biter, içinden alev gözleri çakmak çakmak bakan. 


22 Aralık 2018 Cumartesi

Touching the Rainbow

  "One story ends, the other one starts."

  Today I just said that to my friend from my erasmus semester. Before I came to the Netherlands, I was thinking  that I will definitely have an amazing semester full of parties, beers and dancing all night. We all know Erasmus means parties, for many people. (okay, I don't deny it is a lie). However, the fact I have never consider is that I really met extraordinary people in Tlburg, my lovely Dutch city. I knew I will have friends, but didn't think that much deep feelings or strong bonds. I mean, of course, there is an important part of Erasmus which consists of parties but still, it is much more than it. One of the worst feelings is saying goodbye to your friends and watching the train to leave in a fullmoon (true story). Let me start:
  
  First of all, it is one of the biggest challenges you can have ever lived. Who knows I can cook "mercimek" or eggplant? I had pretty dreams about my exchange year before I came here, but it was...just beyond my dreams. There were some regular things I loved to do, and if we think that I literally hate doing same things or protesting regularity, it was a different kind of growth for me. For example, I drink wine in every week with Alice (Prague) and made incredibly deep conversations starting from the origin of universe until the questioning of the rooted beliefs. We both feel the concept of "broaden the horizons" at heart haha! Moreover, we cook with Maca (Chile) and Diogo (Portugal) in every week in company with funny videos, daily talks and lots of giggles! I cannot ever forget any single moment spending with them. Oh, espeacially the day we went to Bohemian Rhapsody while singing we will rock you aloud! What else, here my lovely Korean friends who will be always remembered! (Yejin and Soo -she knows her name means water in turkish). They were the excellent chefs who made delicious Korean foods, and loved trying turkish foods like Mantı. I was telling their fortune in english with my turkish coffee cups, and they admired and truly believed whatever I told them. I hope I could see their fortune for real. There were many great people that I cannot finish the list. All the people coming from all over the world meet in this small Dutch city. I have friends from Aruba to Colombia, from South Korea to Thailand or from Switzerland to Indonesia. I feel like all the pieces of the puzzle come together and form a colorful mosaic. It felt, touching the rainbow.

  Exchange means breaking all the stereotypes you have, and replacing them with actual truths. Yes, there are great differences between Chinese, Japanese and South Korean people! No, Portugal and Spain are not the same country. And definetely yes, Cappadocia is not the capital of Turkey!  In the beginning of your exchange semester, you ask many questions starting with "but Germans are...Chinese always...Brazilians never...". During the time, you hear lots of "it DEPENDS!" and realize that you cannot generalize one color to all. I have a German friend who hates beer, a French friend who actually speaks english and a South Korean friend prefers to be alone instead of being with many people. Just, do not generalize people. In the end, we all know that one size does not fit all. 
  
  I realized that we are more similar than we thought. We share universal emotions such as love for commitment, sadness for separation and anger for discrimination. It doesn't matter which continent you live, the only important thing is genuine empathy and mutual understanding. You can always think that there will be always language or cultural barrier, but in fact, it is not. We all get through hard challenges, miss our homes and feel lonely sometimes. "We are only human after all". In the end, you just teach them how to dance the halay and some of them think it is sufi whirling! 

  One of the best things I have ever made is biking from the Netherlands to Belgium border! I stayed up until the morning for Halloween in Amsterdam, or stuck in a train like a thriller movie. After all, I love you all guys. Thank you for all the memories we made together, and the laughs we shared. 

  Like Jack Kerouac said, "All of life is a foreign country."


   

15 Aralık 2018 Cumartesi

Cam Fanus

  Bundan birkaç sene önce bir film izlemiştim, beni derinden etkilemişti. Bu denli büyük etki yapan bir Tibette Yedi Yıl bir de Interstellar var sanırım. Koskoca bir okyanusun en derinlerinde saklı bir inci tanesi gibi, bulmak için aramanız gereken türden bir film: The Man from Earth. Türkçeye Dünyalı olarak çevrilmiş. Şu an bir film eleştirisi yazmak istemiyorum, daha ziyade tek kişilik bir tartışma olsun: Kendi iç dünyamızla bir fincan kahve eşliğinde konuşalım.

   John Oldman, son derece bilge bir üniversite hocası. Antropoloji, tarih ve dinler konusunda sahip olduğu sınırsız bilgi birikimi, yalnızca öğrenmeye aç bir adamın iç yansıması mı? Birkaç sene önce izlediğim film, John'un üniversiteden ayrılmadan önceki son gecesinde arkadaşları ile oturup yaptığı derin sohbet üzerine kuruluydu. Bugün şans eseri bu filmin bir ikincisini çektiklerini öğrendim, hemen izledim: The Man from Earth: Holocene. Çok fazla yöne gitmeye açık bir filmdi, ikincisini de olası perspektiflerden biri doğrultusunda çekmişler. Eğer yeterince açık fikirliyseniz, eleştirel düşünebiliyor ve sorguluyorsanız, bence keyif alacağınız bir film. Ve şimdi, film eleştirisi kısmını geçip asıl noktaya geliyorum.

   Var olan fikirler mi, kendi yarattığımız gerçeklik mi inançlarımızın temelini oluşturuyor? Kime inanıyoruz, niye inanıyoruz ve bir dakika, gerçekten nedenlere ve sorulara ihtiyaç duyuyor muyuz? Belki de sadece kalbimizde hissettiğimiz güçlü ama kanıtlanamayan bir histir inanç. (Contact, 1997)

   Gökkuşağında yedi renk vardır, birbirinden görkemli. Bir o kadar farklı, bir bu kadar ihtişamlı. Ancak, her ne kadar farklı olsalar da, tüm renkler aynı kaynaktan çıkıp gene aynı kaynağa dönerler. Bir yelpaze misali rengarenk yansıyan kültürler, ne kadar farklı görünsek de hepimizin bir noktada buluştuğunu göstermez mi? Dinler, aynı hikayeyi anlatan farklı kalemlerdir. Gelenekler ve adetler, aslında bizi toplumumuza bağlayan elementlerdir. Farklı dilleri konuşsak da aynı duyguları hissederiz. Bombay'da yüzlerce bebek içinde dünyaya gözlerini açan bir bebek, Kenya'nın dünyadan gizli kalmış bir kabilesinde ilk kez ağlayan bir bebek ya da Hong Kong'da bir gökdelende dünyaya gelen sürpriz bir bebek... Her ne kadar farklı bir yaşamın ilk adımını atsalar da, annenin bebeğini kucağına aldığı ilk an yaşadığı duygu evrenseldir. Çünkü, sevgili dostlar, sevgi evrenseldir.

   İçinde yaşadığımız toplum, bize bolca mavi ve seyrekleşmiş yeşil dünyaya karşı bir perspektif verir. Öğrendiğimiz din, konuştuğumuz dil ve sosyal normlar, nasıl düşünmemiz ve neye inanmamız gerektiğini çizer. Ancak bu çizgilerin dışına çıkıp ufkumuzu genişlettiğimiz zaman dışarıda yatan bambaşka bir gerçeklik ile tanışırız. Çoğumuz inandığı gerçekliğe sımsıkı tutunur, kendi çizgileri içinde yaşar ve sorgulamadan hayatının silikleşmesine izin verir.

   Ne çok okuyan, ne de çok gezen bilir: En çok deneyimleyen, açık görüşlülüğü benimseyen ve çizgileri aşmaktan korkmayanlar bilir. Peki ya dışarıda yatan gerçekliği öğrenebilseydik? Bugüne kadar yaşadığınız çizgileri silecek kadar güçlü bir bilgi ise? Ya bu bilgi, hayatınız boyunca yaşadığınız camdan fanusu kıracak kadar güçlüyse? Ve işte asıl soru, John Oldman ile yaptığınız tek bir sohbetin hayatınızı tepetaklak edeceğinizi bilseniz bile, o adımı atar ve konuşur muydunuz? Dinler miydiniz tüm kalbinizle? Açar mıydınız zihninizi sınır tanımadan? Ve evet, inanmaya, kalıplaşmış düşünceleri yıkmaya ve yerine yenilerini kurmaya cüret eder miydiniz?

   John Oldman bir kurgu karakteri olsa da, aslında zihnimizde yeni fikirler yetiştiriyor. The Man From Earth, insanların kendi inançlarını terk etmekten ne kadar korktuğunu ve yeni fikirlere açık olmakta ne kadar zorlandığını gösteriyor. Kabullenmek, zor bir kelime. İkinci film ise, yeterince cesur olup bu bilgiye inanmayı seçenlerin gerçeklik ile başa çıkışlarını vurguluyor.

   Ve bazen, sadece zihnini yeni fikirlere açar ve dünyayı farklı bir gözle görmeyi denersin. Çünkü, "Sorgulanmamış yaşam, yaşam değildir." -Socrates