2 Ocak 2016 Cumartesi

Pudra Şekeri

  Bu yıl küçük bir çocuğun dileği gerçek oldu: Bembeyaz bir yılbaşı.
Çarşamba sabahı uyandım. Yatağımdan kalktım. Her zamanki gibi telefonumdan saate baktım: 10.08
Oh, derse daha var. Oda çok karanlık, biraz ışık lazım. Şu kalın perdeleri de bir çekelim hele ışık girsin. Ve o kalın perdeleri açtığım an bembeyaz bir örtünün altına saklanmış üniversite kampüs manzarası. Bir şaşkınlık. Nasıl yani? Dün günlük güneşlikti. Geçen gece mevsim mi değiştirdik yoksa? Dün sabah kuşlar ötüyor, güneş ruhumuzu ısıtıyordu; bir gecede kampüs beyaza boyanmış. Tabi yılbaşından bir gün önce böyle bir manzaraya uyanmak güne neşe katmaya yeter de artar.
  Bu yıl orijinal bir yılbaşı geçirdik. Kar tanelerinin zarif bir şekilde kirpiklere konduğu bir yılbaşı. Bulutlardan pudra şekeri yağıyor; kocaman paltoların içinde kaybolmuş minik çocuklar babalarına kar topu fırlatıyordu. Bugün "yabancı" kavramının bir günlük de olsa yürürlükten kalktığı gün. Herkes birbirine yeni yıllar diler, yüzlere kocaman gülümsemeler yayılır. Etrafta fırından yeni çıkmış tarçınlı kek kokusu, buram buram... Kar bazı caddelere sükunet ve biraz da hüzün getirmiş. Çamların dallarından beyaz yapraklar dökülüyor, bacalardan hafif bir duman tütüyor. Kara bulanmış bir köpek bir köşede büzüşmüş, uyuyor. Şöminede bir ateş çıtırtısı. Arka planda bir müzik fısıltısı. Rüzgarla kıpırdayan bir yaprak hışırtısı. Kar; etrafın sesini kısmış, huzurun sesini açmış. Ve bu güzel tabloya yakışır bir koku ekleyelim: Karamelli mocha kokusu.
  Hepimizin içinden gelen bir his vardır hani. Basılmamış Kar'a basma hazzı. O beyaz, saf kara basmanın verdiği hoş his. Bir yandan bozmak istemezsiniz, olduğu şekilde güzeldir. Diğer yandan ise içinizden gelen bozulmamışı bozma hissine karşı koyamazsınız. Diğer karlı yerler güzel değildir çünkü başka birileri
                            üzerine basmış,
                                  üzerinde oynamış,
                                         üzerinden geçmiştir.
  Yılın son gününe en güzel şekilde girdik. Bazı caddeler süslü, canlı, insan dolu. Kardan adamlar sizi selamlıyor, kar topları havada uçuşuyor. Dükkanlardan müzik sesi yükseliyor, kahkahalar etrafa neşe saçıyor. Yeni yıl için hazırlanmış bu caddeler pek bir şık, pek bir davetkar.
  Arkada kalmış gösterişten ırak caddeler ise aslında bir tablonun gerçekleşmesi gibi. İnsan yapımı süslerden yoksun, kardan adamların uğramadığı yerler. Doğa kendi süsünü etrafa saçmış; kristaller eşsiz bir manzaraya ev sahipliği yapıyor. Etraftaki tek müzik rüzgarın söylediği bir melodi. Ayak izlerinin olmadığı kar; arabaları ve yolları kapamış. Ağaç dalları karları taşıyamayacak hale gelince bir silkeleniyor ve yükünü yere bırakıyor.
  Küçük bir çocuk pencere kenarında masum bir dilek dilemiş. Bu yıl tek bir dileğim var; ne bir oyuncak ayı ne de biraz şekerleme. Tek dileğim bembeyaz bir yılbaşı. Yanıt gelmiş:
  Dileğiniz kabul edilmiştir.

*2016 hepiniz için çok mutlu geçer umarım.
Daha fazla iyi ki, daha az keşke ile.
Daha fazla cesaret, daha az korku ile.
Daha fazla affetmek ve kabullenmek , çok daha az kavga, kırgınlık ile.
Ve tabii ki çok daha kahkaha ve azıcık gözyaşı ile.
Yapamadıklarımızı yapmak için şans, fırsat ve umut dilerim:)

*Yeni yılın ilk müziği de Chris Botti yorumuyla No Ordinary Love olsun bakalım.

22 Aralık 2015 Salı

Define Adası İstanbul

 Hayatımın dört çocukluk senesi dışında hep İstanbul'da yaşadım. İstanbul diyorum ama kenarda köşede gerçek İstanbul'dan uzak semtlerde, trafiğin normal seviyede olduğu ve nüfusun az olduğu yerlerdeydim ben. Ne bir Ayasofya görmüşlüğüm ne de Karaköy'de yürümüşlüğüm vardı. İçimde bitmek tükenmek bilmeyen yurt dışı seyahat aşkını bu kez yurduma yansıtmaya karar verdim. Yolların ne kadar uzun süreceği ya da trafikte harcanan zamanı umursamadım ve kendi başıma ilk adımlarımı attım. O ilk adımlar büyüdü, her türlü toplu taşıma aracını kullanan ve keşfe doyamayan sabırsız adımlara dönüştü. Evim Avrupa'da ve üniversitem de Asya Yakasında olunca gezmek için daha büyük bir şans yakaladım.
  Arkadaşlar arasında genelde organizasyonları yapan ben olurum. Hadi şuraya gidelim, burayı deneyelim, bu festival nasıldır acaba, şu müzede bulunalım ve fikirler böyle devam eder. Ne şanslıyım ki benimle gezmekten zevk alan dostlarım var.
 Bir gün Avrupa yakasında olan arkadaşlarla Taksim'e gittik. Bu kadar gece hayatıyla ve elbette ki unutulmaz yılbaşı geceleriyle ünlü Taksim.. Dükkanların ışık saçtığı ve her köşede bir sokak sanatçısının müziğini duyduğumuz Taksim.. Duvarlarda Graffitiler, sokaklarda leziz yemek kokuları. Bembeyaz bir örtünün altında kıpkırmızı tramvayın geçtiği o an. Gençlerin vazgeçilmezi, turistlerin uğrak yeri. Taksimden Beyoğlu'na ve oradan Karaköy sokaklarına yürüdük. İstanbul'un en önemli simgelerinden biri olan Galata Kulesi'nin önünden geçtik.  Kalbi Galata olan Karaköy'ün daracık damarlarından aşağı yürüdük. Eski İstanbul'un bu büyüleyici semtini görmek harikaydı.

  Bir başka günümü Anadolu Yakasında yaşayan dostlarla Kadıköy'de buluşarak geçiriyoruz. Kadıköy'ün yeri benim için her zaman ayrıdır. İçinde yıllardır alınmayı bekleyen kitaplarla dolu sahafları, Kibrit Kutusu gibi tatlı isimleriyle cafeleri, yaratıcılık saçan dükkanları, kedilerin mışıl mışıl uyuduğu ve fırından yeni çıkmış kurabiye kokusunun sindiği o dar sokaklarıyla her an kendimi mutlu hissetmemi sağlayan bu güzel yer. Her gidişimde ayrı bir yer keşfederim; 5. katından harika bir İstanbul manzarası sunan bir restoran da olabilir, anlatacak harika hikayeleri olan yaşlı bir adamın çok eski sahafı da.. Her gidişimde uğradığım bir sahaf var. "Geçmiş Kokan Kitaplar" adlı yazımda da bahsetmiştim. İstanbul'da yaptığım şüphesiz en güzel keşif o sahaftı. Hele tatlı tatlı atıştıran yağmurda Moda'da bir cafe'ye sığınıp latte içmenin verdiği mutluluk yok mu! Ah, ahh..

 Tabi Anadolu'da Üsküdar'a gidip Kız Kulesi'ne karşı kahvaltı etmediyseniz geç kalmış sayılmazsınız; ancak hemen yapmalısınız!. Bu Kadıköy vapurlarında martılara simit atmak ya da Haydarpaşa Garı'na karşı bir bankta oturup dumanı tüten çayınızı içmek kadar önemlidir. Bu deneyim yaşanmadığı takdirde büyük bir eksikliğin kurbanı olacaksınız! Üsküdar'da karnınızı doyurduktan sonra Kuzguncuk'a geçmek de şart tabi. O renkli evlerin arasında, Kuzguncuk Bostanının yanından yürümek ve Ortodoks Kilisesini görmek de ayrı bir zevktir. Buraya daha önce gelemediğim için çok üzülmüştüm; lütfen ilk fırsatta gidilecek listenize ekleyin bu tarihi semti.

  Gezdiğim çok yer; gezeceğim daha da çok yer var. Herkes bir Eiffel Kulesi'nde çekilmiş fotoğraf ya da Özgürlük Heykeli'ni görmek ister. Oysa bizim şehrimiz her semtinde ayrı güzellik taşıyan eşsiz bir yer. Derin ve köklü tarihiyle Eski İstanbul'u da görmek mümkün, ışıltılı dükkanları ve her bir markasıyla Avrupa şehirlerini aratmayan yerleri de görmek mümkün. Sultanahmet meydanında tarihin tadını çıkarırken, Nişantaşında alışverişe doyabilirsiniz. Yağmur-kahve-kitap tarzı insanların mekanı Kadıköy ve gece hayatının bir numaralı durağı İstiklal Caddesinde vakit geçirebilirsiniz. Eğer içinizde biraz merak, keşif arzusu ve seyahat aşkı varsa İstanbul tam bir hazine!

Not: Şu harika videoyu da şuraya bırakayım, izlediğim en güzel Türkiye videosu..



28 Kasım 2015 Cumartesi

İki Nokta..

 Hiç eksik olduğunuzu hissettiniz mi? Okuyor, yazıyor, geziyor, uyuyor ve dinliyoruz. Yeni insanlarla tanışıyor, bazen de eskileri kaybediyoruz. Her yeni gelen bir parçayla yerleşmiş bir başkası eksiliyor. Her gün tamamlanmayı bekliyoruz; bizi tamamlayacak olanı. Bazen müzik oluyor, bazen birkaç dize.. Gün geliyor kahve oluyor ve bir parça yağmur. Hayallerimizle doldurmayı deniyoruz; gerçekleşebilecek olanlarla ya da en azından öyle umut ettiklerimizle. Gün geliyor hayal kırıkları kapıyor o eksikliği. Umutsuzluk. Güvensizlik. Her bir kırık yeni bir deneyim aslında. Ve kazanılan her yeni deneyim hayata atılmış yeni bir parça. Hayat da bu değil mi aslında. Bir denge meselesi. Bir parça eksilir, bir parça yerleşir. Ancak öyle parçalar var ki, eksiliği asla dolmaz. Yalnızlık gibi. Her insan yalnızdır. Kalabalık dediğimiz şey ne ki aslında? Yalnız insanlardan oluşan bir grup sadece. Yalnızlığı doldurmaya çalışan, rutini değiştirmeye çalışan bir grup insan. Her anını biriyle geçirebilir, kalbini açabilirsin. Fakat o çok güvendiğin insan seni düşüncelerinden koruyabilir mi? Korkularından? Seni ruhun derin yalnızlığından koruyabilir mi? Müziği kaçış bileti olarak gören ve dizelerde kendini kaybeden ruhuna dokunabilir mi? Güç nedir bilir misiniz? Güç; gelip geçici olanı kalıcı yapandır. Ve gün gelir aynı güç kalıcı olanı yeniden geçici yapar. Bu gücü kime vereceğimiz de duygusal olmaktan pek hoşlanan kalbimize kalır tabi. Deneyimlerle yontulan ve bazen de hiç akıllanmayan kalbimiz.. Minik bir melodiyle aklı başından giden ve bazen de tek bir sözle yerle bir olan kalp.. Eksikleri doldurmak için sonsuz bir arayışta olan, yanlış kişilere o gücü veren ve bazen de kendini anlatmak için yalnızca iki noktaya ihtiyaç duyan kalbimiz. Üç nokta tamamlanmıştır, kendini ifade etmek için bazen sadece iki nokta yeterlidir..


20 Kasım 2015 Cuma

Hayal Mühendisi

 Hepimiz çocukluktan bu yana geleceğimiz ve seçeceğimiz meslek hakkında bitmek bilmez sorulara tabii tutulmuşuzdur. İnsanlar size bu soruyu sorarken doktor, öğretmen, avukat gibi belirli cevaplar beklerler. Onlara göre olmanız gereken meslek yeterli bir maaş ve güzel bir prestij sahibi olmalıdır; mutluluk ikici plana atılmıştır. Bu tarz yönlendirmeler ve sorular eşliğinde hepimiz birer meslek seçeriz. Ancak bu meslek illa bilgisayar mühendisi mi olmalıdır? Savcı mı? Bir arkadaşımın yıllardır okumak istediği tek bölüm grafik tasarım. Ailesi durmadan oğlunu diğer mesleklere yönlendirmeye çalışıyor. Bir keresinde annesinin, "Oğlum bak bilgisayar mühendisi olmalısın bence. Hem tıpkı grafik tasarım gibi bunda da bilgisayarlar var." dediğine tanık olmuştum. İlginç bir ikna yöntemiydi doğrusu.
  20-25 yaşına gelene kadar okuyoruz. Bazıları daha az bazıları daha çok.. Ama herkesin bir ortak noktası varsa, bu da mezun olduktan emekli olana kadar çalışacağımız gerçeğidir. Para kazanacağız; geçinmek için, doymak için, sıcak bir ev için ve en önemlisi de hayallerimizi gerçekleştirmek için. Evleneceğiz; evimiz, çocuklarımız ve onların geleceği için çalışacağız. Emekli olacağız; ne kadar çalıştığımız ve ne kadar biriktirdiğimize göre hayatımızın son mevsimini en rahat şekilde geçireceğiz. Peki bu "çalışma ve para kazanma" olayı gerçekten sıkıcı ve mutsuz olmak mı zorunda? Hayali grafik tasarım olan bir çocuğun mühendis olmasıyla mı sonuçlanmak zorunda? Size olası iki hayat göstermek istiyorum:
    1. İlk hayatta çocuk ailesinin isteği ve yönlendirmesi sonucu bilgisayar mühendisi olmaya karar vermiştir. Çok çalışmış, notlarını yüksek tutmuş ve en iyi üniversitelerden biri olan Bilkent'in Bilgisayar Mühendisliği bölümünü kazanmıştır. İstanbul'dan Ankara'ya gitmiş, yurtta kalmış ve seneler sonra mezun olmuştur. Üniversitedeki en güzel yıllarını sevmediği bir bölüm okuyarak geçirmiş, mezun olduktan sonra da işe girmiştir. Yıllar geçmiş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuştur. Eve yorgun argın gelir, çocuklarıyla az zaman geçirir, evde de işine devam edermiş. Ne bir güler yüz ne de ilgi göremeden büyüyen çocuklar, hayata soğuk bakan, çekingen kimseler olmuştur. En sonunda eşinin bu ilgisiz ve depresif hallerinden sıkılan karısı çocuklarını da alıp onu terk eder. Yapayalnız kalan adam, geçindirecek bir ailesi olmayınca işi boşlamaya başlar ve kısa süre sonra kovulur. Parasını boş işlere harcar, emeklilik yaşı geldiğinde de bir sürü borca batmış bulur kendisini. Hayat onu tüketmiştir.
   2. Şimdi de ikinci hayata bakalım. Çocuk ailesinin ve çevresinde bulunanların tüm ısrarlarına rağmen kendi bildiğini okumuş, hayalini gerçekleştirmeye karar vermiştir. Tüm zamanını çalışarak ve çizim yaparak geçiren çocuğun ne kadar yetenekli olduğu kısa sürede keşfedilmiş. En sonunda o kadar da yaygın olmayan bu bölümün bulunduğu adı pek duyulmamış bir üniversiteye gitmiş. Derslere herkesten hevesli katılmış, onun bu neşesi arkadaşlarına da geçmiş ve güzel bir sosyal hayatı olmuş. Hevesiyle akademisyenlerin de ilgisini çeken çocuk, mezun olduktan sonra kolayca işe girmiş. Hayatı boyunca yavaş yavaş basamakları tırmanıp işinin zirvesine ulaşmış. Mutlu bir evlilik yapmış, her gün güler yüzle işten dönüyor, boş zamanlarında ailesiyle vakit geçiriyormuş. Çocukları babasının hikayesinden hayallerini kovalamanın ne denli önemli olduğunu öğrenmiş. Kendi gibi mutlu bir aileye sahip olan adam, emekli olana kadar para biriktirmiş ve yaşlandığında bu parayla ailesiyle dünya turuna çıkmış.
  Elbette bu yazdığım iki hikaye olası yüzlerce hayattan yalnızca ikisiydi. Tüm bir hayatın bir seçimle şekillenmesi ile ilgiliydi. İnsanların ne istediği değil, kendi hayatın için senin ne istediğin, neyi seçtiğin ile ilgili. Başkalarının senin hayatında ne kadar söz sahibi olmasına izin verirsen, o kadar onların senin hayatını yaşamasına izin verirsin. Herkes kendi hayatının baş kahramanıdır, başkalarının sizi basit bir figür yapmasına izin vermemeniz dileğiyle..

19 Kasım 2015 Perşembe

Bir kitap satmak, Bir gelecek satmaktır.

 Selam! Yanında sıcacık çayıyla bilgisayar başında oturanlara ve halen daha vize haftası bitmemiş yorgun savaşçılara.. Rahat bir koltukta uzun zamandır okumayı erteledikleri kitabı okuyanlara ve yaklaşan hafta sonu için plan yapanlara.. Hepinize selam!
 Ertelenmiş kitaplardan bahsetmişken, eğer İstanbul'da oturuyorsanız ve bir kitap severseniz büyük ihtimalle geçtiğimiz hafta Tüyap Kitap Fuarı'na gitmişsinizdir. Eğer düzenli bir Tüyap takipçisi iseniz, o kalabalık insan selinde her standın yerini hatırlamaya çalışmanın, yazarların bitmek bilmeyen kuyruklarının ve elinizde onlarca poşetle yürümek için çaba göstermenin nasıl bir his olduğunu biliyorsunuzdur. Tüyap trafiği diye de bir gerçek var tabi. Fakat bunun gibi küçük detayları geçelim ve uzun zamandır beklediğiniz kitabı standda gördüğünüz ana gelelim. Çok sevdiğiniz bir yazardan imzalı bir kitap aldığınız ana gelelim. Sevilen bir yazarla fotoğraf çektirmek, elinizde onlarca poşetle eve geldiğinizde aldığınız tüm kitapları yayıp sevgiyle bakmak ve yepyeni kitapları keşfetmek gibi daha büyük detaylardan bahsedelim. Bir detay nasıl mı büyük olur? Şöyle ki Tüyap'ta iki tür kitap standı vardır: İnsanların büyük çoğunluğunun okuduğu kitaplardan oluşan popüler kitaplar, diğer bir deyişe "Best-seller Standları" ve kenarda köşede keşfedilmeyi bekleyen harika kitaplarla dolu standlar. O köşe standları aslında fuarın bir detayı gibi görünüyor, fakat oradan alacağınız herhangi bir kitap hayatınıza çok daha büyük bir etki yapar. Böylece minik bir detayın ne kadar etkisi olduğunu görürsünüz. Kişiliğinize ve hayatınıza bir şeyler katacak, ufkunuzu genişletecek gerçek kitapların olduğu bu yerler ne yazık ki insan debisinin azaldığı yerler oluyor.
  Bu sene Tüyap'ta çalışma imkanı buldum. Yüzlerce çocuğa harika çocuk kitapları sattım, miniklere kitap ayracı verip gözlerinin şaşkınlıkla açılmasını izledim ve okudukları kitabın yazarıyla tanışmalarını gördüm. Minik kızlar babalarının kollarından çekiştirerek standımıza geliyor, uçarı kaçarı 12-13 yaşlarında erkek grupları bana telefonlarını uzatıp yazarla bir fotoğraflarını çekmemi istiyor. Bir yandan çocuklara içinde en çok hayalgücü barındıran kitapları satarken, öbür yandan yaşlı amcaların koleksiyonunu tamamlamak için son birkaç kitaba ihtiyaçları olduğunu işitiyorum. Kitapları okumadan özetlerini ezberlemişim, görseniz öyle bir anlatıyorum ki sanki yalayıp yutmuşum. Eğer başımı kaşıyacak minik bir an bulabilirsem önümdeki kitapların sayfalarını karıştırıp birkaç cümle okuyorum. Gözüme çarpan herhangi bir cümle bir sonraki müşteriye kitabı anlatmak için kullanabileceğim güzel bir alıntıya dönüşüyor. Biri geliyor elimdeki kitabın filmini izlediğini söylüyor. Haydaaa.. Kitabın filmden ne denli güzel ve dopdolu olduğunu anlatmaya başlıyorum. İçinde türlü nükteler, duyulmamış espriler ve daha önce tanıdıklarını sandıkları bir karakterin hiç görülmemiş yanlarını göreceklerini söylüyorum. Saatler geçiyor, insanlar artıyor, kitaplar azalıyor.. Hepimizin üzerinde tatlı bir yorgunluk var. Buradayken insanlara ne son model telefon satıyoruz ne de pahalı kıyafetler. Biz burada daha parlak bir gelecek satıyoruz; bir kişilik, yeni bir bakış açısı, farklı düşünceler ve sınırsız hayal gücü.. Çocukların bitmek tükenmez meraklarını doyuruyor, ufuklarını genişletiyor ve onlara her bir kitapla yeni bir dünya vadediyoruz. Ayraç verip yüzünde gülümsemeye sebep olduğum çocuk: Geleceğin büyük bir kitapseveri olursun umarım!

22 Eylül 2015 Salı

Basic Sentences About Big Passions

  Many people know my passion about travelling. Uni gave me some english homework and today i opened the file to see which topic they gave me. Andddd the topic was "Travelling". Smiled and read instructions. They wanted for me to write basic sentences about travelling. But man, we are talking about TRAVELLING! .There is no basic sentence about this! So turned up the music always inspired me and started to write sentences about my beautiful topic. I think they expected for me to write sentences like "People travel beacuse of education or work bla blaaa." And what my sentences look like?  "When i was a child, i asked my grandpa this: "What is the point of travelling, grandpa?" He smiled. "Travelling is make your imagination limitless, meeting with new stories and live an adventure which you will never forget!" or "Travelling is not going from somewhere to somewhere else; Travelling is meeting new cultures and different thoughts." What? If you gave me a topic like traffic problems or ways of being healthy, i would write basic sentences. 
  There are some topics you can never explain. They expect from you explain it with writing, but you can even explain with talking! You cant explain that feeling. Like music, like art or ehmm..travelling :) I don't know how i can tell, should i prefer to "feel the freedom" or "feeling limitless"? Or should i start with "Do you know what is passion? Can you explain the feelings about your passion? Would you prefer to tell what is passion by saying big desire about something? Isn't it very simple? Ah, sorry, i d want to say basic!