22 Ocak 2017 Pazar

Bol Baharatlı Bir Yıl

 Her yılın sonunda bir yıl değerlendirmesi yaparım, kim yapmaz ki? Nasıl başladık, nasıl bitiriyoruz? Kimler geldi, geçti hayatımızdan? Ne hayaller kurduk, ne hayaller kırdık...

  Ben yanlış seçime inanmıyorum; sancılı deneyimlere inanıyorum. Hatalar, yanlış kişiler, çürük olaylar bunlar hep karakterimize atılan acı baharatlara benziyorlar çünkü kendilerini fark ettiriyorlar. An geliyor, acıyı azaltmak için farklı soslar kullanıyoruz: Mesela aşkın tadı tatlı olmalı, kakao ya da bal gibi. Tadı mutluluk veriyor. Dostlar ketçap ve mayonez gibi; kendinizi onlardan ayrı düşünemiyorsunuz. Aileniz yemeklerdeki tuz biber oluyor; onlarsız ayrı asla olamaz. Hatalar ise acı veriyor, fakat yemeğin tadını da tamamen değiştiriyorlar.

  Dönüp baktığınızda 2016 nasıl bir yemekti sizce? Belki kakaolu başladı, pul biberlerle bitti. Belki ketçap gitti, hardal geldi. Bazılarımız belki de tuzsuz kaldı. Kim bilir, belki birileri yeni tarifler bulmuştur. Tamam, bu kadar yemek muhabbeti yeter. Ben sadece kısa bir yıl değerlendirmesi yapmak istemiştim. Mesela değişimden bahsedebilirim. Belki farklılık, azıcık deneyime ne dersiniz?

  Yeni arkadaşlar edinmek. Bu cümle size neyi çağırıştırıyor? Günlük hayatın olağan bir gereksinimi, sosyal hayatın vazgeçilmezi ya da korkunç bir kabus mu? Yeni bir macera, farklı bir deneyim ya da zorlu bir meydan okuma? Ben şahsen yeni arkadaşlar edinmeyi yeni kitaplar almaya benzetiyorum. Kitaplar nasıl insanı geliştirir ve ufkunu genişletirse, yeni insanlar da aynı etkiyi yaratıyor. Birbirinden farklı hayatlarla tanışıyor, hatta daha da ötesi onlara dokunuyorsunuz. Oldukça heyecan verici. Peki ya herkesin içten içe yemeğinde istediği o meşhur kakao ne olacak? Kakao kendini sevdirir, alıştırır, özletir, eksikliğini derinden hissettirir. Bencildir, egoisttir, kendini beğenmiştir. Duyguların en çok arzulananı; aynı zamanda da en acıtanıdır. Yokluğunda yemeğin tadı tuzu kalmaz, zevk vermez hiçbir yeni baharat. Ona anlam yüklemediğin sürece sevgili sadece içi boş bir isimdir.

  Aşk, sözlükteki ilk anlamı gibi öyle tek anlamlı olmayacak.  Öyle bir seveceksin ki, sevgilin yalnızca bir sevgili olmayacak. Gerektiğinde en kara gününde başını yaslayacağın bir omuz olacak sana. Bir ağabey gibi koruyup kollayacak, bir dost gibi sırlarını mezara götürecek. Saklamayacaksın kendini, sen neysen osun. Senin en güzel halin, özünü yansıttığın halindir. Başkaları sevsin diye uğraşmayacaksın, olduğun gibi sevileceksin. Aksi halde sevilen senin oynadığın bir rol olur yalnızca.

  Gelelim bir yılın vazgeçilmez temel taşı olan aileye. Şu ana kadar yaptığım tam olarak bir değerlendirme sayılamaz, daha çok bu senenin bana kattığı baharatlardan bahsediyorum sanırım. Aile ise benim vazgeçilmez baharatım, tadım tuzumdur. Onsuz hiçbir yemek lezzetli ve yenilebilir olmaz, olamaz. Aile; karakterin temelini oluşturur. Hayattaki seçimlerin çoğu bir şekilde ailemize ve yetişme tarzıma bağlanır. Güven, sevgi, yalnızlık, özsaygı gibi birçok parça ailenin etkisi altındadır. Tabi ki birçok yazımda bahsetmekten zevk aldığım, yazılarıma "tat" katan bir konudan da bahsetmeden sona gelemem: Hayaller. 365 gün, sayısız hayal ve sayısız hayal kırıklığı. Her gün insanlar ulaşabilecekleri minik düşler ve uzun bir süre zarfında ulaşmayı planladıkları daha büyük hayaller kuruyorlar. Sevdiğine kavuşmak. Sizce kaç milyon defa kurulmuş bir hayaldir? Ait olmak. Ailesinden sevgi kurmak. Bir dosta sahip olmak. Kulağa o kadar da ulaşılmaz gelmiyor, öyle değil mi? Hayalin büyüğü küçüğü olmaz. Bazıları yazın nereye seyahat edeceklerinin düşünü kurar, bazılarıysa akşam aç uyumamayı umut eder. Minik bir çocuk; kocaman bir tren setinin de hayalini kurabilir, çıplak ayaklarının ısınmasını da. Bir yıl boyunca hayaller uçuşmuş; bazıları onların peşinden gitmiş ve bazılarıysa yalnızca uçtuğunu izlemiştir.

 Yeni yıldan birtakım dileklerim var sevgili blogum, okuyup okumadığını bilmediğim hayalperestler ve soğumuş kahvem. Yeni tatlar denemekten vazgeçmeyin. Evet, bir yemeğe çok fazla baharat karıştırırsan tadı bozarsın ancak belki de çok seveceğin yeni bir tat keşfedersin. O yüzden benim diyeceğim odur ki her baharatı dene sen. Neyi seveceğini bilemezsin. Elbet, ağzına biber gelecek ve yanacaksın. Canın acıyacak. Belki de o yemekteki acıya alışacaksın. Ancak hayat bu. Her tadı içeriyor. Ayrıca o gökyüzünde uçuşan milyonlarca hayal var ya, biliyorum seninkiler de uçuyor. Soru şu; sen bir izleyici misin yoksa onların ardından uçacak cesur bir kuş mu? 2017 bol baharatlı olsun umarım :)

Haydi, bu seneye özel daha önce yapmadığım bir şey yapayım: Blogu açtığımdan beri seneleri nasıl kapamışım adlı bir altyazı geçelim.

2013: 2014: Işık Saklı Kapılar
2014: Yeni yıla bir adım :)
2015: Pudra Şekeri
2016: Bol Baharatlı Bir Yıl







12 Ocak 2017 Perşembe

Yarın ölecekmiş gibi yaşamak

  Geçen gün bir film izledim: Le tout nouveau testament. Film bize şöyle bir soru soruyordu: Eğer öleceğiniz tarihi bilseydiniz, geriye kalan ömrünüzü nasıl geçirirdiniz?
  Herkesin farklı bir başa çıkma yöntemi vardır. Bazıları bu bilgiyi sınamak ister, sonuçta insan doğası şüphecidir. Sonuçta daha önünüzde elli seneniz olduğunu bilseniz, kendinizi onuncu kattan aşağı atmakta bir sakınca görmezsiniz. Peki ya yalnızca on ayınız kaldığını öğrenseniz? Ya da on saat, ve hatta on dakika? Öleceğiniz anın geldiğini düşünün. Gerçekten de hayat bir film şeridi gibi akıyor mudur acaba? Hayallerimiz, ne kadar gerçeklerle örtüşmüştür? Yanımızda kim olmasını isteriz, ancak onun yerine bir başkasının yüzünü mü görürüz? Amaçlarımıza ve hayallerimize ne kadar yaklaşabildik? Pişmanlıklarımız, doğru seçimlerimize gölge düşürdü mü? Filmin sonu gelmiştir ve tek merak ettiğimiz yazılardan sonra bir sahne daha çıkacak mı sorusudur.
  Bazı insanlar bu soruyu bir fırsat olarak değerlendirir. İşin çok sıkıcı, patronun tam bir zorba ve hayatta istediğin yerde değilsin. Tam o anda bir mesaj alıyorsun, hayatının son bir yılındasın. Belki de işi bırakmak ve hep hayalini kurduğun gibi Mısır'da bir arkeolog olmak için tam zamanıdır. Piramitleri görmek için son bir sene sonuçta! Tabi bazıları içinse tam bir geri sayım mekanizması. Bir gün yaşlı aileni kaybedeceğini bilirsin; fakat bunun hangi gün olacağını öğrenmek bambaşkadır. Onlarla yeterince zaman geçirmezsin çünkü daha önünde çok uzun bir zaman olduğunu düşünürsün; ancak yoktur. Hangi ebeveyn çocuğunun onlardan önce öleceğini öğrenmek ister ki? Hangi baba, çocuğunu hiçbir şekilde koruyamayacağını kabul etmek ister?
  Maddiyatın çok değer gördüğü bir dünyada yaşıyoruz. Elbette insanlar bu bilgiyi kendi amaçları için kullanacaklar. İnsanlar gerçek değil, hayal satacaklar. Son zamanlarını en güzel şekilde geçirmeleri için, son kuruşlarını onlara bırakmaları için uğraşacaklar. Eğlence ve keyif sektörü kazanırken, geleceğe yönelik yatırımlar suyunu çekecek. İnsanlar geleceği değil, anı düşünecekler çünkü artık her anın bir kıymeti var. Daha önce de vardı, fakat bunu göremiyorlardı. İnsanlar yarın için çalışırken bugünü kaybediyorlardı. Belki din daha çok önem kazanır, insanlar daha çok ölüm sonrası yaşama inanmak ister. Son günlerinde dua ederler. Belki de tam tersi olur; ölümden kaçış ya da kurtuluşun olmadığını anlarlar. Güvenlik şirketlerinin birbirinden değişik sloganları olur: "Ölüm geçirmez kapılar ve güvenlik sistemleri." Umutsuz bir umut arayışı başlar dünyada.
  Tabi bu kürenin karanlık tarafı olduğu gibi bir de güneş gören tarafı var. Küreyi döndürüyorum, şimdi aydınlandı. Bence insanlar ne kadar ömürleri olduğunu öğrenseydi daha çok seni seviyorum derlerdi. Sevmedikleri işlerini bırakırlar ve yarım kalan üniversiteyi bitirirlerdi. Hiç görmedikleri yerlere seyahat eder ve daha çok özür diler, affedilmek isterlerdi. Daha çok konsere gider, tiyatro izler ve kitap okurlardı. Belki daha çok şiir yazar, ıslanır, kar topu savaşı yapar ve o çok pahalı görünen restoranlara giderlerdi. En çok da sevdikleriyle vakit geçirirlerdi. Yaşlılar daha çok ziyaret edilir, küçüklerin başları daha çok okşanırdı. Ölüm, çok daha gerçek ve somut olduğunda hayat daha değerli olurdu. İnsanlar, hiç yaşayamadıkları hayatı yaşamak isterlerdi.
  Yapmanız gereken herhangi bir görevi düşünün. Bu görevi süresiz ve rahat bir şekilde yapmak var; zamana karşı bir yarış içinde ve süreye tabi tutularak yapmak var. Görev, aynı görev. Fakat ikincisinde sürenin daraldığını görüyorsunuz. O görevi en iyi şekilde yapmak, en güzel haline getirmek için kısıtlı süreniz var. Aslında hepimiz bir geri sayım mekanizmasına hapsolmuşuz, yalnızca sayıları göremiyoruz. Bu belirsizlik; bizim rahatlığımız, umursamazlığımız ve her geçen gün hayallerimizi ertelememizin başlıca sebebi. Peki ya sayıları görseydik? O zaman "yarın ölecekmiş gibi" yaşar mıydık ?